Antakya Gazetesine Hoşgeldiniz -
$ DOLAR → Alış: 3,85 / Satış: 3,87
€ EURO → Alış: 4,52 / Satış: 4,54

“Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur…!” (*)

Fatih Ertürk
Fatih Ertürk
  • 30.11.2017
  • 1.147 kez okundu

17 Aralık 2013 sabahı Türkiye büyük bir operasyonla uyandı. 7 Aralık 2013 sabahı, Cumhuriyet Savcısı Celal Kara ve Mehmet Yüzgeç’in talimatıyla, birçok kişinin gözaltına alındığı büyük bir operasyon başlatıldı. Gözaltına alınan kişilere, ‘rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma ve kaçakçılık’ gibi suçlamalarının yöneltildiği operasyonu İstanbul Cumhuriyet Başsavcı vekili Zekeriya Öz koordine ediyordu.

O dönemdeki İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, işadamları Ali Ağaoğlu, Rıza Sarraf ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in de aralarında yer aldığı 89 kişi gözaltına alındı.

Bakan çocukları Barış Güler ve Salih Kaan Çağlayan, işadamı Rıza Sarraf ve Halk Bankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın da aralarında bulunduğu 26 kişi tutuklandı.

Tutuklananlar ayrı ayrı dönemlerde serbest bırakıldı. Rıza Sarraf, Barış Güler, Salih Kaan Çağlayan 28 Şubat’ta salıverildi. Hükümet nasıl tepki verdi?

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, başlatılan soruşturmayı hükümeti ve ekonomiyi hedef alan siyasi bir operasyon olarak yorumladı.

Bitti mi, bitmedi. 25 Aralık tarihinde ikinci büyük operasyon geldi.

Savcı Muammer Akkaş tarafından yürütülen soruşturmada 96 kişiye yöneltilen suçlamalar arasında ‘suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek, ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet’ bulunuyordu.

Savcı Akkaş, birçok iş adamının da aralarında bulunduğu 41 kişilik gözaltı listesi hazırladı, mahkemeden bazı iş adamlarının malvarlığına el koyma kararı çıkarttı.

Akkaş, Başbakan Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan için de şüpheli sıfatıyla ifadeye çağrı evrakı hazırladı. Ancak Emniyet, Savcı’nın talimatlarını yerine getirmedi.

96 şüpheliye yönelik suçlamalar arasında ‘suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek, ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet’ bulunuyordu.

Bilal Erdoğan ifadesini 5 Şubat’ta, soruşturmaya Akkaş’ın yerine atanan yeni savcılara verdi.

Sonra ne oldu. Herkes serbest kaldı. Soruşturmayı yapan savcıların hepsi görevden el çektirildi. FETÖ operasyonu iddiasıyla çoğu içeri atıldı. 17-25 Aralık iktidara karşı bir darbe girişimi denildi ve herkes susturuldu.

Elbette ki bütün bunları yapan savcıların ve emniyet müdürlerini bir kısmı hain FETÖ çetesine mensup olabilirdi ama bunları da o iktidar göreve getirmemiş miydi. Ve ikincisi bu belgelerin hangisi yalandı. Tapeler, “Oğlum evdeki paraları sıfırladın mı” sözleri. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın; “Ailemin bile özeline girmişler. Bizi dinlemişler” itirafı.

Peki o dönem al acele bu soruşturmayı yapanların tümünün kafasını koparmak yerine, FETÖ terör örgütü üyelerini ayıklayıp bu yolsuzluk soruşturmalarının sağlıklı bir şekilde yargıya taşınması sağlanabilir miydi.

Sağlanabilirdi. Ama ne yapıldı. Hepsinin üstü örtüldü. Bir kişiyi ve onunu ailesini koruma adına milyarlarca dolarlık (Sadece Rıza Zarrab’ın yolsuzluk soruşturmasına neden olan kara para aklama miktarı 84 milyar Euro idi) yolsuzlukların üstü kapatıldı. Eğen bu adam Türkiye’de adil yargılanabilseydi elin Amerika’sı şimdi bize Rıza Zarrab üzerinden böyle yargı postası koyabilir miydi. İnanın bana dünya bize gülüyor ve acıyor. Hem de ağzıyla değil.

Bir de mecliste komisyon kuruldu. Komisyonda adları 17-25 Aralık’ta geçen bakanlar Muammer Güler, Egemen Bağış, Zafer Çağlayan ve Erdoğan Bayraktar soruşturulacaktı. Komisyonun AKP’li üyesi Konya milletvekili Ayşe Türkmenoğlu tarih sayfalarına utanç vesikası olarak geçecek şu sözleri sarf etti: “Bakanlarımızın her şeyi kabul ettiklerini varsaysak bile, suç işlediklerine dair makul bir şüphe oluşmadı bende”.

Allah korkusu, kuldan utanmanın bittiği nokta işte bu noktaydı. Yani AKP’nin kendi yaptığı yolsuzluklara nasıl baktığıyla ilgili önemli bir saptamaydı bu.

Ardından her şey peş peşe geldi. Önce Panama belgeleri ortaya çıktı. Anlaşıldı ki Türkiye’nin AKP zenginleri bütün paralarını yurt dışına kaçırmış. Ardından sıra ülkenin Başbakanı ve Cumhurbaşkanını çocuklarına geldi. Önce “Paradise Papers” belgeleri ile Başbakanın tüm yakınlarının milyonlarca doları Malta’ya götürdüğü anlaşıldı ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıkladığı “Man adası belgeleri” ile ilgili iddia. Banka dekontları, swift adı verilen döviz transfer belgeleri.

İşin ilginç yanı devletin resmi belgelerine baktığınızda 21 Temmuz 2017 tarihinde yerini haritada bile zor bulacağınız İngiltere ile İrlanda arasındaki 81 bin nüfuslu bu küçük ada ile resim olarak vergi anlaşması bile imzalanmış (http://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/nedim-turkmen/2011deki-islemler-zaman-asimina-ugradi-vergi-incelemesi-yapilmaz-2109669/).

Bu anlaşmanın amacı geçmişteki hareketleri belli ölçüde yasal kılıf altına almak.

Her neyse; benim son sözüm yurttaşlarımıza…

Önce çocuklarınızın geleceğini kendi ufak çıkarlarınıza ve beklentilerinize sattınız. Şimdi sıra torunlarınızın geleceğine geldi.

Sadece 2013 yılından bu yana yurt dışına bu yöntemlerle Türkiye’den kaçırılan paranın 300 milyar dolar’a ulaştığı belirtiliyor.

Ha gayret. Sıra torunlarınızın geleceğine geldi. Az daha dişinizi sıkıp inat etmeye devam ederseniz 2019’da torunlarınızın geleceğini de satmış olacaksınız.

Ha gayret….!!!!!

(*)-(Yaptığı işte sebat etmediği için ilerleme kaydedemeyen, bu yüzden de tekrar hep en baştan başlamak zorunda kalan insanların durumunu anlatmak üzere kullanılan bir deyim)

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ