Antakya Gazetesine Hoşgeldiniz -
$ DOLAR → Alış: / Satış:
€ EURO → Alış: / Satış:

Antakya’da Kültür-Sanat

Antakya’da Kültür-Sanat
  • 15.01.2019
  • 832 kez okundu

Hazırlayan: Mehmet Karasu

Antakya Kitaplığı
Hüsnüyusuf Güzellemesi/ Ayla Kutlu/Bilgi Yayınevi
Hüsnüyusuf Güzellemesi, Hataylı yazar Ayla Kutlu’nun ilk öykü kitabıdır. “Daha önce dört romanıyla tanıdığımız yazarın, çeşitli dergilerde öyküleri yayımlanmıştır. Film öyküsü dalında ödül de kazanmış olan Ayla Kutlu’nun bu kitaptaki öykülerinden “İzinli”, televizyon filmi yapılmıştır. Romanlardaki ustalığını, öykülerinde de gösteren Ayla Kutlu, gözleme dayalı nesnel tutumu, çelişkilerden uzak apaçık anlatımı ve pırıl pırıl diliyle kendisine, her yazdığıyla yeni bir yer yapmaktadır. Kendisini yinelemekten ısrarla kaçınan yazar, sürekli yeni olaylar sergilemekte, okuyucuya yeni mesajlar vermektedir. Duyarlı yazar kişiliği, küçücük sevinçleri, büyük acıları, en çarpıcı, en etkileyici yönleriyle kavramakta, okuyucuyla büyük bir duygu iletişimi kurabilmektedir. “Hüsnüyusuf Güzellemesi”, akraba komşu, tanış biliş, dertlerini, sıkıntılarını, sevinçlerini bildiğimiz ya da bilmezlikten geldiğimiz insanların öyküleridir.” (Arka Kapak)
“Daha ne söyleyeyim, hangi ayrıntıyı anlatayım? Kıyılarımız bizden uzaklaşıyor. Büyük umutlar, sonraki dönemlerde gelecekleri varsayılan insanlara saklandı. Bir bölüğü zaten bizden önce yaşamış olanların toprağında çürümüştü. Boğazın derin sularına gözlerini saklamış o kızı bulamıyorum. Çiçek özünü emmeye ilk kez çıkmış bir arının coşkusunu sana aktarmaya gücüm yetmiyor.”
(BAL BİRİKTİREN KIZ’dan)

Konuk Yazar
Enver Ercan’la Zamanın Kıyısında/ İsmail Cem Doğru
Dönüm Noktaları ve Etkisi
İnsanın yaşamında “dönüm noktası” olarak tanımlayabileceği olayların sayısı oldukça sınırlı… Bu tür dönemlerin tüm yaşam üzerinde önemli izler bırakması da kaçınılmaz. Enver Ercan’la tanışma sürecinin benim açımdan benzer özellikler taşıdığını söylemeliyim.
2003 yılında, sonradan dernekleşmeye kadar gidecek bir topluluğun sosyal yardım amaçlı kitap çalışmasının tüm sorumluluğu, acemice müdahalelerim ve çenemi tutamayışım yüzünden üstüme kalmıştı. Böyle bir süreci yönetmek, çok aşamalı bir çalışma olması ve bunlardan habersiz insanların sürekli şikâyet ederek üzerinizde baskı oluşturması yüzünden sıkıntılı bir sürece dönüşebiliyor. Sonuç olarak yaklaşık seksen kişilik deneyimsiz bir grubun iyi niyetli girişimleriyle hazırlanmaya başlanan antoloji çalışması süreci, bu çalışmanın Varlık Yayınları/Cep Kitapları tarafından kitaplaştırılmasıyla sonuçlanmış oldu. Ortaya çıkan çalışma elektronik yayıncılığın ilk çalışmalarından biri olması açısından önemli kabul edilebilir. Her şeye rağmen bu çalışmanın en önemli yanı pek çok kişinin sınırlı bile olsa sonraki dönemde Enver Ercan’la çalışma şansı yakalamış olmasıydı.
Sonraki yıllarda da Enver Ercan’ın pek çok şairin ve yazarın yaşamında önemli izler bıraktığına yakından tanık olma şansı buldum. Sonuç olarak bir seçicinin seçimleri içinde yer almak insanlara ne derece iyi geldiyse dışarıda kalmanın o seviyede sarsıcı etkiler yaratması kaçınılmaz… İçeridekilerin her saldırıya amansızca duvar olma eğilimleriyle dışarıda kalanların iyi açıklamakta güçlük çektikleri eleştiri ve saldırı temposunun yarattığı çatışkı çoğu zaman edebiyatın tüm gündemini doldurmaya yetecek etkiler ortaya çıkarabiliyor. Bu durum ‘Varlık Dergisi’nin gücüyle, orada olma isteğiyle açıklanabilir. Ancak ucundan dergiciliğe bulaşan herkesin bu işin başka türlü yapılma şansı bulunmadığını anlayıp bu defa kendi tavrını savunmaya geçtiğini görüyoruz. Aslında herkesin tek bir derdi var: “Kimin orada olduğu ya da olmadığı mühim değil. Ben mutlaka orada olmalıyım.” Tam da bu noktada Enver Ercan’nın şu sözü aklımdan çıkmıyor. “Dergilerde yer almak, kitabının çıkması, etkinliklere çağrılmak ya da benzer şeylere kapılmak yerine yazdıklarının neyi değiştirdiğini sorgula…”
Bu yüzden kendi çalışmalarına güvendiğini bildiğim kişilerin ödüller, dergilerde şiirinin yayımlanması ya da nesnel kabul edilemeyecek herhangi bir seçime verdikleri tepkiler sağlıklı bir ruh halinin göstergesi olarak kabul edilemez. Onca sağlıksız kişi ve ortamın içinde Enver Ercan’ın nasıl büyük bir direnç gösterdiğini anlamak ve saygı duymak için bir dolu sebep varken bunu yapmak için uzun yıllar geçmesini beklemek gerekmemeli…
Elma ve Elma Meselesi:
Kendisiyle yapılan söyleşilerde, hakkında yazılan yazılarda ya da birebir konuşmalarda söz sürekli şiirleriyle diğer çalışmalarını kıyaslama meselesine geliyor. Bunu kaçınılmaz görmek de mümkün. Biraz elmayla domatesi kıyaslamak gibi olsa da buna engel olmak için hiçbir gerekçe bulunmuyor.
Enver Ercan’ın Varlık dışında Yasak Meyve’yi de hazırlaması, dergilerdeki ürün seçimi, edebiyat ödüllerindeki tutumu, etkinliklerde söyledikleri, yazarlar sendikası sürecindeki tartışmalar ve bunların yarattığı algı Enver Ercan’ı bazı edebiyatçılardan farklı bir konuma taşıyacaktı kuşkusuz. Bu süreci yakından izleme şansı bulduğum dönemlerde neyin önemli olduğu konusundaki görüşlerim de ona göre değişkenlik gösterdi. Onu diktatörlükle suçlayanların aslında kendi diktatörlüklerinin peşinde olduklarını benden başka herkesin bildiğini görmek de şaşırtıcıydı. Herkesi memnun etmenin imkânı olmadığını bilmenin alkışlanacak bir yanı yok. Ama herkesi memnun etmek gerekmediğini görmek çeşitli bedeller ödemeyi de gerektiriyor.
İlk iki kitabı “Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman” ve “Sürçüyor Zaman”dan sonra uzun süren sessizliğini “Türkçenin Dudaklarısın Sen” ile bozan Enver Ercan’ın şiiriyle belli bir kuşağın yeni tanıştığı gerçeği şiir tarihini kendiyle başlatıp kendiyle bitirme geleneği ile açıklanabilir. Bir anda tüm objektiflerin onun üzerine çevrildiği bu süreç içinde şiirinden çok kendisinin konuşulduğu bir süreç ortaya çıkması da bir insanın iki farklı kimliğinin kıyaslanmasını kaçınılmaz kılıyor. Buradan hareketle oyunculuğu ve yazarlığı devamlı kıyaslanan Yılmaz Erdoğan’nın “benim yazarlığımla Şener Şen’in oyunculuğu kıyaslanır mı? O halde benim oyunculuğumla yazarlığımı neden kıyaslıyorlar” şeklindeki siteminden de güç alarak benzer bir soru yöneltebiliriz.
İnsan kendine sormadan edemiyor: Nesnel olmayan bir eleştiriden umulan şey nedir? Gençlerin sürekli şikâyet ettiği önemli konuların doğrudan hedefi olduğu zamanları bazen eğlenerek bazen de kaygıyla izlediğimi söylemeliyim. Çünkü sayfaları belli isimlere açıp diğerlerinin önünü kapamakla suçlandığında hem Varlık Dergisi’nde hem de Yasak Meyve’de genç kalemler için özel sayfalar ayırmıştı.
Haksızlığa uğradığı zamanlar olsa da bir bütün olarak güce dönüşen her çalışmanın yönetiminde yaşanabilecek şeyler yaşadığını söylememiz gerekiyor. Hedef olmak, haksızlığa uğramak, bazen de destek verdiği, adını geçirdiği noktalarda hayal kırıklığı yaşamak o konumun doğasıyla açıklanabilir. Ona kızılmasını da anlayabiliriz, onun seçimleriyle dışarıda kalmayı da. Edebiyatın kişisel seçimlerle kilitlenemeyeceğini en çok onun tekrarladığı düşünülürse…

Haftanın Şiiri
Savaş ve Barış/ Onat Kutlar
Yamaçta bir ev evin üstünde
Kocaman bir tavuskuşu oturmuş
Dar pencerede ufacık bir kız
Elinde paket taşı kadar bir çikolata
Bir tüy ormanının ardında kalan
Güneş içindeki çin’e bakıyor

Bahçeye kurulmuş üç arsız keman
Renkli şeritlerin bayrağıyla
Çivi yazısından bir karıncayı
Tam iki saattir oynatıyor
Çaldıkları parça da Chopin

Mor renkli ispirto içtiği için
Çiroz olduğuna inanıyor dede
Merkezkaç gücüyle karadenizin
Balkonuna yaslanmış bıyık altından
Gülerek küçük kıza bakıyor
Dede çiroz değil bir hinoğlu hin

O anda duyuldu arka tarafta
Ovaya bakarak gözcülük eden
Arap oğlanın sesi ve bembeyaz
uğultusu pusudaki ölümün:

Tanklar geliyor

Haftanın Sanat Gündemi
Onat Kutlar anıldı
Cumhuriyet Gazetesi yazarı, şair, sinema eleştirmeni Onat Kutlar, ölümünün 24. yılında Aşiyan’daki mezarı başında anıldı.
Anmaya eşi Filiz Kutlar, kardeşi Ege Kutlar, arkadaşı fotoğrafçı Yavuz Onar, yakınları ve sevenleri katıldı. Eşinin mezarına çiçek bırakan Filiz Kutlar, “Korkunç olaydan aylar, yıllar önce terör başlamıştı. Dinci terör can almaya başlamıştı. Sokaklar korkunçtu. Onat hatta bir pazar Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazısında şöyle yazmıştı ‘Sokağa çıkıp dolaşmak istiyorum. Ayağıma terör bulaşıyor’. Ölmeden birkaç ay önce yazmıştı. Ben terörün bitmesini istiyorum. Fakat hiç bitecek gibi görünmüyor. Başka canların teröre kurban gitmemesini diliyorum. Türkiye’nin bu durumu bizi umutsuzluğa düşürüyor. Onat Türkiye’nin şuanki durumunu bilseyde çok üzülürdü” diye konuştu.
Ne olmuştu?
Taksim’deki The Marmara Oteli’nin kafesinde 30 Aralık 1994 akşamı terör örgütünün patlattığı bomba Onat Kutlar ile arkeolog Yasemin Cebenoyan’ın ağır yaralanmasına yol açmış, Cebenoyan olay yerinde yaşamını yitirirken Kutlar da tüm çabalara karşın kurtarılamayarak 11 Ocak 1995 günü yaşamını yitirmişti.(Cumhuriyet)

Sevdalınız 117. yaşında anılıyor
Şiirleri neredeyse tüm dillere çevrilmiş olan dünya şairi Nâzım Hikmet, doğumunun 117. yılında, birçok şehirde bugün ve farklı tarihlerde gerçekleştirilecek çeşitli etkinliklerle anılıyor. Nâzım Hikmet 117. yaş gününde 15 Ocak’ta, Sarıyer Belediyesi, Şişli Belediyesi ve Nâzım Hikmet Vakfı’nın ortaklaşa düzenleyecekleri etkinliklerle anılacak. 15 Ocak’ta saat 11.00’de başlayacak anma etkinliğinde şairin ülkesinden ayrıldığı son nokta olan Tarabya’da artık gelenekselleşen “Nâzım’a Karanfiller” etkinliği gerçekleştirilecek. Aynı gün 18.30’da başlayacak ikinci etkinlik ise “Çocukların Barışı” konulu serginin açılışı ile gerçekleşecek. Nâzım Hikmet Vakfı girişimi, Türkiye PEN Yazarlar Derneği ve Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneği’nin katkılarıyla, Nâzım Hikmet’in “Kız Çocuğu” şiiri, 30 kadar dile çevrilip, farklı ülke çocukları tarafından resimlerle yorumlanmıştı. Sanat Yönetmeni Metin Deniz’in düzenlemesiyle sergi bu yorumlardan bir seçkiyi içeriyor.
ESERİNDEN UYARLANAN OYUNLA ANILIYOR
Usta şair kendi eserinden sahneye uyarlanan Taranta- Babu oyunu ile anılacak. Oyun Sandalı tiyatro ekibinin oyunu TarantaBabu, 16 Ocak’ta Nâzım’ın doğumunu kutlamak için İzmir’de sahnelenecek.CansuFırıncı’nın tek kişilik performansı ve Harun Güzeloğlu’nun rejisiyle İzmirlilerle buluşacak oyun tek perde ve 87 dakika sürecek. Nâzım Hikmet’in 1935 yılında yazdığı Taranta-Babu’ya mektuplar adlı eserinde, İtalyan Faşizmini özel bir kurguyla, bir dizi şiir-mektupla anlatır. Kitap, İtalya’ya resim öğrenmek için gelen Habeşistanlı (Etiyopya) bir delikanlının, karısına yazdığı mektuplardan oluşur. Mektuplar, faşistler tarafından tutuklanan delikanlının odasını kiralayan ‘kendi ülkesinde kendi dilini istediği gibi kullanamadığı için, Asya ve Afrika dillerine merak saran’ bir İtalyan tarafından ulaştırılır yazara. Taranta-Babu’ya yazılmış ve sahibine ulaşamamış olan bu mektuplar aracılığıyla Nazım, İtalya’da hüküm süren faşizmi neredeyse bütün yönleriyle gözler önüne sermeyi başarır. (Birgün)

Aziz Nesin Emek Ödülü Kadir İnanır’a
Ankara Uluslararası Film Festivali’ni düzenleyen Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı ödüllerinin sahipleri belli oldu.
Ankara Uluslararası Film Festivali’ni düzenleyen Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfının “Aziz Nesin Emek”, “Sanat Çınarı” ve “Kitle İletişim” alanlarında 3 farklı kategoride verdiği onur ödüllerinin bu yılki sahipleri belli oldu. Festivalin bu yılki onur ödüllerine Kadir İnanır, Nazlı Eray ve Gülse Birsel layık görüldü. Ödüller 18 Nisan’da MEB Şura Salonu’nda düzenlenecek açılış töreninde sahiplerine sunulacak.
Vakfın Yönetim Kurulu Başkanı İrfan Demirkol, yaptığı açıklamada “Dünya Kitle İletişim Vakfı, Aziz Nesin Emek Ödülü’nün, verdiği emekler, gösterdiği çabalar için Kadir İnanır’a sunulmasını uygun buldu. Kendisine bu ödülle bir kez daha teşekkür ediyoruz” ifadesini kullandı.

Sanat Çınarı Ödülü Nazlı Eray’a
Sanat Çınarı Ödülü’nün sahibini, Ankara’da doğmuş ya da sanat yolculuğunu Ankara’da yapmış isimler arasından belirlediklerini aktaran Demirkol, bu yıl bu ödülün Ankara’da doğan ve bu kentin hikayelerini yazan Nazlı Eray’a verilmesinin uygun görüldüğünü bildirdi.

Kitle İletişim Ödülü Gülse Birsel’e
Demirkol, Kitle İletişim Ödülü’nün, sinemayı kitlelere sevdiren kişilere verildiğini anımsatarak bu yıl ödüle Gülse Birsel’in layık görüldüğünü belirtti. Demirkol, Gülse Birsel’in 2000’li yıllar boyunca değişen kültürel değer sistemini başarılı şekilde gözlemlediğini ve kimi zaman ironi kimi zaman ise kara mizah düzeyinde eleştirdiğini kaydetti. (Ankara/AA)

Bir Portre: Cemal Süreya…
Asıl adı Cemalettin Seber olan şair, Hüseyin Bey ile Gülbeyaz Hanım’ın oğlu olarak 1931’de Erzincan’da dünyaya geldi.
Pülümür köyünden 1938’de yola çıkarak zorunlu bir göç yaşayan Seber ailesi, Bilecik’te yaşamaya başladı.
Annesi Gülbeyaz Hanım erken yaşta vefat edince İstanbul’a giden Süreya, 1942’ye kadar İstanbul’da eğitim gördü, 1942’de Bilecik’e geri döndü.
Bu yıllarda babası bir başka hanımla evlenen Süreya, ortaokul yıllarında yıllar sonra ilk eşi olacak Seniha Nemli ile aynı sınıfta okumaya başladı.
Cemal Süreya’nın ortaokulda başlayan edebiyat merakı lise yıllarında giderek arttı. Ahmet Muhip Dıranas ve Özdemir Asaf gibi isimleri okuyan şair, üniversite yıllarında takma isimlerle çeşitli dergi ve gazetelerde yazılar yazdı.
Usta şair, Haydarpaşa Lisesi’ne parasız yatılı kayıt oldu, ardından Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Maliye ve İktisat Bölümü’nde okumaya başladı ve 1954’te mezun oldu.
Cemal Süreya, aynı yıllarda Muzaffer Erdost, Sezai Karakoç, Nihat Kemal Eren ve Hasan Basri ile çok yakın arkadaş oldu.
“Şarkısı Beyaz” adlı ilk şiiri 1953’te Mülkiye dergisinde yayımlanan Süreya, daha sonra bu şiiri kitaplarına almak istemedi.
KENDİNE ÖZGÜ ŞİİR AKIMI OLUŞTURDU
Dergilerde karikatürleri de yayımlanan Süreya, kendisini tam olarak “Gül” şiiriyle edebiyat dünyasına duyurdu. Başarılı şairin “Üvercinka”, “Dalga”, “Güzelleme”, “Üçgenler”, “Cigarayı Attım Denize”, “Nehirler Boyunca Kadınlar Gördüm” adlı eserleri 1955’te dergilerde yayımlandı.
Bir süre “Politika” gazetesinde köşe yazarlığı yapan Süreya’nın “Şapkam Dolu Çiçeklerle” adlı deneme kitabı yayımlandı. “Çocukça” dergisinde, “Aritmetik Kuşlar Pekiyi” köşesinde çocuklar için yazılar kaleme aldı.
Bir akım oluşturarak kendine özgü bir şairlik örneği gösteren Süreya, şiirlerinin yanı sıra denemeler, tenkit yazıları, şiir ve düz yazı tercümeleri, çocuk kitabı, günce ve derlemelere imza attı.

59 Yaşında Hayata Veda Etti
Kızı Ayçe 1955’te dünyaya gelen Süreya, bir süre sonra eşinden ayrıldı ve 1967’de Zuhal Tekkanat ile evlendi, oğlu Memo Emrah ise 1969’da dünyaya geldi.
Üçüncü evliliğini 1975’te Güngör Demiray ile gerçekleştiren Cemal Süreya’nın bu evliliği ise bir yıl sürdü. Şair Süreya, son olarak Birsen Sağnak ile evlendi.
Bu tarihe kadar birçok devlet kademesinde müfettişlik görevini icra eden usta kalem, 1982’de emekli oldu.
Emeklilik maaşının yetmemesi üzerine bir bankada çalışmaya başlayan Süreya, banka iflas edince bir süre yargılandı ve dava sonucunda beraat etti.
Hayatının son dönemleri büyük bir huzursuzluk içinde geçen şair ve yazar, 9 Ocak 1990’da hayata veda etti.
ESERLERİ
Usta şair, “Üvercinka” (1958), “Göçebe” (1965), “Beni Öp Sonra Doğur Beni” (1973), “Güz Bitiği” (1988), “Sıcak Nal” (1988), “Sevda Sözleri” (1984, 1990, 1995), “Korkarak Vinç” ve “Uzaktan Seviyorum Seni” adlı şiirlere imza attı.
“Şapkam Dolu Çiçekle” (1976), “Günübirlik” (1982), “99 Yüz” (1992), “Uzat Saçlarını Frigya” (1992), “Folklor Şiire Düşman” (1992), “Aydınlık Yazıları/ Paçal” (1992), “Oluşumda Cemal Süreya” (1992), “Papirüs’ten Başyazılar” (1992), “Toplu Yazılar I” (2000), “Toplu Yazılar II” (2005), “Günler” derlemelerini de okuyucuyla buluşturan Süreya ayrıca “999 Gün(Günler) / Üstü Kalsın” (1981) adlı günceyi, “Onüç Günün Mektupları”nı (1990), çocuk kitabı “Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi”yi (1993), “Güvercin Curnatası”nı (1997) ve “Mülkiyeli Şairler” (1966) ile “Yüz Aşk Şiiri” (1967) adlı derlemeleri kaleme aldı.

Ne Okusak
1.Son/ Ayşe Kulin/ Everest
2.Üç kız kadeş/ İclal Aydın/ Artemis
3.Mavi Anadolu/ Azra Erhat/İş Bankası

Etiketler: / / / / / / / / / / / /

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ