header-reklam
Maceraya Sürüklenme…

[email protected]



Avrupa parlamentosu geçtiğimiz hafta, AB’nin Türkiye ile adaylık müzakerelerinin askıya alınması yolundaki tavsiye niteliğindeki kararını, 37 muhalife ve 107 çekimsere karşı 479 oyla kabul etti.

Avrupa parlamentosunun almış olduğu bu karar ebetteki AB’ni bağlamaz. Parlamentonun aldığı karar tavsiye niteliğindedir. Önemli olan AB’nin yetkili organlarının vereceği karardır. Zaman içerisinde bu kararın ne olacağı görülüp anlaşılacaktır.

Ancak önemli olan Avrupa parlamentosunun aldığı bu karara karşı ülkemizin takındığı tavır, gösterdiği tepki ve yapılan konuşmalardır.

Elbette ki Avrupa parlamentosunun almış olduğu bu karara karşı bir tepkinin gösterilmesi ve bir görüşün bildirilmesi gerekir idi. Ancak gösterilecek tepki, açıklanacak görüşün de diplomatik bir dille yapılması, iç politikaya dönük söylemler içermemesi gerekir idi.

Oysaki bu yol izlenmedi. Aksine iç politikaya yönelik söylemlerle tepki dile getirildi. Denildi ki “bu kararın bizim için hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur….”

Diplomasilerde bu tür söylemlere yer yoktur. Hele hele “kıymeti harbiyesi yoktur” tarzındaki söylemlerin dış ilişkiler açısından kullanılmaması görüş ve kanısındayız. Bu nedenle Avrupa parlamentosunun aldığı kararı irdelerken sarf edilen sözleri de irdelemekte yarar görüyoruz.

Avrupa parlamentosu neden böyle bir karar alma gereğini duydu?....

Son yıllarda Türkiye’de özgürlüklerin sınırlandırıldığı, özgürlüklere karşı sert önlemler ve kararlar alındığı, demokrasinin kurum ve kurallarının ihlal edildiği, ohal uygulamaları ile de bu konuda daha sert tedbirlere başvurulduğu, gazetecilerin, bilim adamlarının tutuklandığı, özetle demokrasiden adım adım uzaklaşma yoluna gidildiği , Lozanın tartışma konusu yapılmak suretiyle Genç Türkiye Cumhuriyetinin oluşumu ile belirlenen sınırların dışına çıkma yolunda bazı söylemlerde bulunulduğu ,adımlar atılmak istendiği yolunda endişeler ortaya çıktığı için, böyle bir tavsiye kararı alma gereğini duymuştur.

Bu karara karşı “bizim için kıymeti harbiyesi yoktur” demek yerine, Avrupa parlamentosunda var olan endişelerin yersiz ve dayanaksız olduğunu kanıtlayacak bilgi ve belgelerin açıklanması, inandırıcı söylemlerde bulunulması gerekir idi. Ama ne yazık ki böyle bir yola gidilmemiştir.

Türkiye’nin yaklaşık yarım asırdır AB kapısında bekletildiği bir gerçektir. AB’nin kapısında bekletilmek kabul edilebilir ve içe sindirebilir bir şey değildir. Ancak bu bekletilmenin nedenleri üzerinde de durmak gerekir.

AB tam üyeliğe kabul edilebilmek için bazı kriterler ortaya koymaktadır. Bu kriteler AB’ye üye olmak isteyen bütün ülkeler içinde geçerlidir. Esasen AB’nin öne sürdüğü kriterler özgürlükçü demokrasinin egemen olduğu tüm ülkelerde uygulanması gereken kriterlerdir.

İşte biz AB’nin istediği bu kriterleri yaşama geçirebilmek için anayasal ve yasal değişiklikleri kerhen yerine getirmeye çalıştık. Yani bu yasal ve anayasal değişiklikler benim yurttaşlarım için bir haktır, onlara bu hakkı isteyerek, gönül rızası ile veriyorum deme yerine, bu değişiklikler AB istediği için yapılıyor izlenimi verilmek suretiyle yanlış bir yol izlenmiştir. Yıllar yılı izlenen bu yanlış yol sonucunda da AB’nin bize bakış açısı devamlı farklı olmuş, istenen kriterlerin samimi olarak yerine getirilmediği, AB’ye girebilmek için kerhen yapıldığı gibi bir kanı onlarda da yer etmiştir.

Bu nedenledir ki bizi tam üye yapma yolunda isteksiz tutum ve davranış içine girmişlerdir.

AB cephesinde durum böyledir. Bizim cephemizde ise durum nedir diye sorarsak hiçte iç açıcıcı bir yanıt vermemiz mümkün değildir.

Özellikle son yıllarda ülkemizin çağdaşlık yerine çağdışılığa , çağdaş ülkelere yaklaşma yerine Ortadoğu bataklığına girme yolunda yanlış adımlar atıldığı ve yollar izlendiği görülmektedir.

Lozanı tartışma konusu yapmak suretiyle Osmanlı devletinin yeniden ihya edilmesi yolundaki bazı söylemler ve atılmak istenen adımlar, buna kanıt olarak öne sürülebilir.

Son zamanlardaki gelişmeler, batıdan kopma ve doğuya yönelme eğilimlerinin artmakta olduğunu ortaya koymaktadır.

Hele hele AB yerine “Şanghay beşlisi ” yanında yer alma gibi görüşlerin yüksek sesle dillendirilmesi, Türkiye’nin batı dünyasına sırtını çevirme ihtimallerinin söz konusu olabileceğini bize hatırlatmakta ve olası tehlikeyi göstermektedir.

Genç Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk bize çağdaşlığı önermiş ve yolumuzun daima aydınlığa doğru gitmek olduğunu işaret etmiş idi. Ama gidiş, çağdaşlıktan ve batı dünyası ile ilişkileri germek suretiyle yüzümüzü doğuya dönmek istendiği işaretlerinin ufukta belirmeye başlandığını göstermektedir..

Bilinmelidir ki, gerek Şanghay ekonomik iş birliğine katılma hayalleri, gerekse Ortadoğu ülkeleri ile yeni yeni arayışlara girme istekleri, hem gerçekleşmesi zor beklentilerdir, hem de gerçekleşse bile ülkenin yararına değil zararına olacak gelişmelerdir.

İhracatımızın ve ithalatımızın önemli bir bölümü batı dünyası ile. Buna ilaveten NATO üyesi olarak çeşitli konularda batı ile işbirliği içindeyiz. Bu gerçeği gözden uzak tutmadan düşünmeli, hareket etmeli ve bu doğrultuda sağlam adımlar atılmalıdır.

Fevri olarak söylenecek sözler, alınacak kararlar ve atılacak adımlar bilinmelidir ki ülke için yarar değil, zarar getirecektir.

Kurulduğu günden bu yana yüzü batıya dönük olan Türkiye’nin bir anda batıya sırtını çevirmesi ve sonu belli olmayan bir maceraya sürüklenmesi doğru, isabetli ve ülke yararına bir karar olamaz. Aksine ülkeye büyük zararlar verir. Bu nedenle tehlikeyi görüp, vakit geçirmeden gereken yapılmalı ve sağduyu egemen olmalıdır.