header-reklam
İsrafın Türkiye’si… Ve eldekinin Ankara’sı…

[email protected]



Tarih, Nisan 2016…
Yer, Haliç Kongre Merkezi…
Kentsel Dönüşüm ve Akıllı Şehirler Kurultayı…
Konuşan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan…

“Artık REFAH ÜLKESİ bir Türkiye var” diye başlamış Erdoğan, duvarları pembeden boyalı ‘mutlu’ Türkiye evini resmetmiş gülümseyerek ve bir o kadar da coşkuyla anlatmaya devam etmiş…

“Evde beyefendinin de hanımın da BİRER arabası var. Delikanlı büyüdüyse araba istiyor, bir araba da ona. Bir daireye bir araç hesap edilirdi, ARTIK 2-3 araç hesabı yapılıyor.”

Aradan çok uzun zaman geçmeden bir konuşma daha yapılıyor… Konu yine aynı… Ama bu defa duvarları pembeden boyalı ‘mutlu’ Türkiye evi yok… Refah ülkesi Türkiye de… Başka bir şey var… Mutsuz yüzler var… Asılan suratların gergin mimikleri var… Aslında değişen çok şey var…

Evet…

Tarih, Kasım 2016…
7. Boğaziçi Zirvesi…
Konuşan, yine Erdoğan…

“Üzerinde durmamız gereken bir diğer önemli husus verimliliktir. Biz, insanlar olarak, verim mi israf ekonomisi üzerinde mi duracağız. Bir ailede 2-3 tane araba var. Bunun adı İSRAF ekonomisidir.”

Merak ettim…

Nisan’dan Kasım’a bu kadar mı değiştik ? Eldekinin alım gücünde yarattığımız toplum adına fikirleri birdenbire ve bu kadar mı değiştirdik ?

Ama konumuz madem bu, bahse konu o İSRAF ile devam edelim… ! Hatta devam etmekle de kalmayıp halktan bir şeyler ekleyelim… ! Ama halkın İSRAFI’nı değil, Ankara’nınkini konuşalım… ! Bir gece yarısı önergesi ile hayatlarına eklediklerini konuşalım… ! Sessiz sedasız yeni gelir kalemleri yaratanların cesaretini konuşalım… !

Ama önce gelin, bir filmin ufak bir kısmını paylaşalım, "Kimsem Yok" adlı 2013 yapımı İsveç drama filminden kısa bir diyaloğu… İşçi bir baba ile küçük kızının karşılıklı sohbetini… Aslında İSRAF deneni ve REFAH diye ortaya konanı… Ve kendi çaresizlikleri içinde sıkışan yoksul yaşamları kemiren asıl gerçeği !

-Baba, biz fakir miyiz?
-Biz çalışan kesimiz. Bu da bizi fakir yapıyor tabi... Yoksulluk hemen çizgisini çekiyor. Toplum böyle ayrılıyor. Bazıları, bazılarının emeğinin karşılığını yiyor.
-Ama bu haksızlık değil mi?
-Tabi, haksızlık olmaz mı hiç! Ben, günde 8 saat çalışıyorum, ama 4 saat parası alıyorum. Patronum, o diğer yarısını alıyor.

Aslında, içinde yaşadığımız coğrafyada bu sohbetlerin alası yapılıyor, hem de en alası, en acı vereni, en ay sonunu getiremeyeni, en aç olanı, tek bir tencereyi bile kaynatmakta zorlananı…

Biraz da o yüzden, eldeki o 1-2 ARABA değil asıl mesele, ama Ankara ! Havaya kaldırdıkları ellerle kendi hayatlarının REFAH’ını arttıranlar… Akademisyen milletvekillerine çift maaş öngören tasarıya karşın vicdanlarını rafa kaldıranlar… Temsil ettikleri halkın israf edecek bir yaşamı olduğunu sananlar…

Cemal Süreyya sever misiniz ?

Aslında şiir sevenleriz hepimiz… Dizeler arasındaki yaşamları sevenleriz… Kelimelerin resmettiği dünyalarda nefes alanlarız… Gerçeğimizden ara ara kaçmak için o mısralar arasında adımlayanlarız…

O yüzden finali Cemal Süreyya yapsın istedim…
Bugünü anlatırken bizleri de anlatsın istedim…
Dünü kaybetmişken yarını kurtaralım istedim…

Fısıldasın mı ?

Evet…

Sahne, o dizelerin…
Cemal Süreyya’nın…

*

Biz şimdi alçak sesle konuşuyoruz ya,
Sessizce birleşip sessizce ayrılıyoruz ya,
Anamız çay demliyor ya güzel günlere,
Sevgilimizse çiçekler koyuyor ya bardağa,
Sabahları işimize gidiyoruz ya sessiz sedasız,
Bu, böyle gidecek demek değil bu işler,
Biz şimdi yan yana geliyor ve çoğalıyoruz.
Ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını,
İşte o gün sizi Tanrılar bile kurtaramaz.