header-reklam
…ben bilmem… DEVLET BİLİR

[email protected]


Sanırım artık daha fazlasını yaşıyoruz… Ne düşündüğümüzü daha fazla saklar hale geliyoruz… Ne olduğumuza dair keşfedişleri bir kenara bırakıp, ne olmamız isteniyorsa, o yöne doğru ilerliyoruz… Yaşamlarımızı istedikleri gibi formatlayıp resetleyenlerin ülkesinde, oyun hamurları haline geliyoruz… Şekilden şekile girerken ki şaşkınlığımıza, ilk halimizi unutan belleklerimiz ekleniyor o yüzden… Hafızalarımızın derinliğine itilirken kendi gerçeğimiz, başka gerçeklerle besleniyoruz… Bize ait olmayanlarla… Bizi biz olmaktan çıkaranlarla… İnanmadıklarımızla… Korktuklarımızla…

İçimizi BOŞALTAN yeni hayatlarımız var, anlayacağınız…

Oysa ki…

Kendi içinden başka her yerde yabancısın…

Sadece oradayken sensin, ötesinde yalansın…

Peki, o İÇ de kalmayınca ne olacak ?

Geriye bizden NE kalacak ?

O kalanlar NEYE benzeyecek ?

KİMİ anlatacak ?

Beni mi ?

Seni mi ?

Onu mu ?

Yoksa isteneni mi ?

Yaratılan yeni şeyi mi ?

Boşaltılan içlerimizi dolduranı mı ?

Aslında ne istiyorum, biliyor musunuz ? Bir SORU SORUN istiyorum… Ama kendinize… Tek bir soru… Kısa bir soru… Ama derin bir soru… Derinliğine inmek isteyip istemediğinizden emin olamadığım bir soru…

Soru NE mi ?

…Ben NE kadar ‘benden’ oluşuyorum?

Basit gibi mi göründü ? Değil… Düşünün biraz… Dokunun kendinize… Gerçekten de VAR olup olmadığınızı kontrol edin bir kez… Madde varlığınızı besleyen maneviyatınızın ne kadar size ait olduğunu kontrol edin bir kez… Sahip olduklarınızın ne kadarının size ait olanlardan oluştuğunu kontrol edin bir kez… Çekinmeyin ! Edin ! Ardından ayırın size ait OLANLARLA olmayanları… Ardından geriye kalana BAKIN ! Sizden geriye kalan gerçeğinize BAKIN… Geriye kalanlarla ne kadar SİZSİNİZ, iyi bakın !

Niye mi ?

Wachowski kardeşlerin sinemaya uyarlayıp yapımcılığını üstlendiği 2015 yapımı bir film var, V for Vendetta diye… İzlediniz mi ? İzleyin derim…

Konusu mu ?

Geleceğin İngiltere'sinde geçiyor, film… Terör olaylarında büyük kayıplar verdikten sonra kurtuluşu baskıcı bir yönetimde bulan İngiliz halkının uyanış öyküsünü anlatıyor…

Mesajımız da bu noktadan gelsin ve desin ki…

“Yeryüzündeki tek GERÇEK mutluluk, kendi SAHTE kimliğimizin zindanından kaçabilmektir.”

Şimdi etrafınıza bakın, çevrenizi saran demir parmaklıklara… Dokunun onlara… Sizi saran hapsoluşunuza dokunun… Kendinizden kaç adım uzağa gitmenize izin verildiğini söyleyin şimdi ! Mutlu olup olmadığınızı da…

BEN BİLMEM-DEVLET BİLİR’deyiz o yüzden… ‘Ben NE kadar BENDEN oluşuyorum, yoksa ben sandığım şeyler aslında başkaları mı’ diye sorup durmamız da bundan… Aynaya baktığımızda bir adım geriye düşüp ürkmemiz de bundan…

Modern (!) insanın bu hale gelişinin muammasında çözüm nedir bilmiyorum ama, yaşadığımız bu sorunlu köleliğin ucunda sallanan özgürlüğümüzün anahtarını bize uzatan gerçek için diyebileceğim tek şey…

-Soruyu yüreğinden sor…
-Cevap da yürekten gelecektir…

Çünkü halimiz, “Bir at dörtnala koşarak yokuştan aşağı inmiş. Üzerindeki adam, önemli bir yere yetişiyor gibi görünüyormuş. Yolun kenarından biri bağırmış, -Nereye gidiyorsun?… -Bilmem, At’a sor…’ hikâyesi gibi…