Antakya Gazetesine Hoşgeldiniz -
$ DOLAR → Alış: 6,84 / Satış: 6,87
€ EURO → Alış: 7,67 / Satış: 7,70

“Biliyorum zor günler; ama az kaldı sıkın dişinizi…!”

Fatih Ertürk
Fatih Ertürk
  • 29.05.2020
  • 1.690 kez okundu

Antakya Gazetesi’nde, küçük bir fotoğraflı haber bir ayrıntı takıldı gözüme. Zaten geçim sıkıntısı çeken, yaşamını iyi kötü sürdürmek için çok az umudu kalan insanların bu salgın sonrası çaresizliğini anlatıyor. Memleketimi bilen bilir, tanıyan tanır. Özellikle Antakya’nın; o kendine güvenen, kültürü binlerce yıldan bugüne un gibi ezile ezile gelip rafine bir görüntü sergileyen, eşsiz ve benzersiz yaşam biçimi tehdit altında.

Gazetede yer alan fotoğrafta, yaşını başını almış bir hemşerim, bizim o Roma’nın mirası, Osmanlı’nın bir tek taşına ve tuğlasına dokunmadığı o daracık yollardan eskici arabasıyla geçiyor. Belki hatırlayanlarımız vardır; o daracık yolların kenarlarında eskiden taş, arnavut kaldırımlar vardı. Ortada genellikle dağdan gelen yağmur suyunu, bazen de evlerden hasbel keder dökülen mutfak atık suyunu taşıyan, “Tarık” denilen bir kanal bulunurdu. Kışın o tarık, “dibi ıslak” olarak bilinen kente yağan çok yağmurdan dolayı yüksek akardı, yazın ise kururdu. Habib-i Neccar Camisi’nin hemen çaprazından yukarıya doğru çıkınca, o dar yollar sizi en yukarıda, tepede Şirince’ye kadar götürürdü. Yolun üstünde, Roma ve Osmanlı’nın mirası tarihi sokak çeşmeleri ve bir zamanlar şapel ya da tapınma yeri olarak belirlenen, şimdi ise camilere dönüştürülen tarihi yapılar vardı. Özellikle o mahalle arası camilerin küçük avlularından; turunç, portakal ve bazen de hurma ağaçları, dallarını yoldan geçenlerin üzerine sarkıtırdı. Hatta beş vakit namaz kılanlar, bazen yorulanlar, hem su içmek hem de biraz dinlenmek için bu küçük camilerin avlusunda oturur, “bürke” adıyla Antakya’da tanınan küçük çeşmeli havuzlarda biraz serinleme imkanı bulurlardı.

Ne zaman ki o dar sokaklarda oturan (bizler gibi) gerçek Antakyalılar oraları bırakıp şehrin öte tarafına, yani köprünün Gündüz Sineması tarafına taşınıp gitti, orada da her şey bitti. Sanırım Antakya Belediye Başkanı Mehmet Yeloğlu döneminde, bugün restore edilip her evi müze gibi kullanılan bu dar sokakların arasındaki arnavut kaldırımlarının üzerine beton döküldü. Ne “Tarık” kaldı, ne de üzerinde seke seke gittiğimiz, o Roma’dan ve Osmanlı’dan kalan arnavut kaldırımları. Çok üzülmüştüm, hatta o yıllarda “Yanık Fırın”’ın yanından geçip “Şirince”’ye Nenemin evine giderken, o dar sokakların arasındaki o beton yığınlarına denk gelince gözyaşlarımı tutmamıştım.

Çocukluğum, benim o dar sokakların arasında, yine Roma-Osmanlı karışımı eski bir evin bulunduğu meşhur “Dutdibi” çıkmazında geçti. Hala nüfus kütüğümde, “mahallesi” ibaresinde “Dutdibi”’ni gördüğümde gözlerim dolar. Babam terzi idi. Ne çok yoksul, ne de varsıldık. “Çıkmaz”’ımızın (O zaman Antakyacada, sokağın sonunda gidecek bir yer olmayınca, oranın adı Çıkmaz olurdu. Hiç kimse Dutdibi Sokağı demezdi. Oranın adı Dutdibi çıkmazıydı) en önemli özelliği, daha sonra Antakya’da ve bir kısmı Türkiye’de çok önemli yerlere gelmiş, profesör, savcı, gazeteci, bilim ve iş insanı olmuş kişiler otururdu. Rahmetli Cemal Duman’dan tutun, Aydeğer Ailesi, Cemile ve Aliye Teyzeler, bir de “Vabis” vardı. Mahallemizin en temiz delikanlısıydı. Kamyon şöförüydü. Kullandığı kamyonun markası “Vabis” olduğu için kimse adını bilmezdi. Herkes ona “Vabis” derdi.

Bizimse, bir ucumuz Şenköylü, bir ucumuz ise Antakya’nın en eski ailelerinden olan “Halepliler”’den gelirdi. Nenemin annesi, “Hocaların hocası Azime hoca” idi. Antakya’da ondan kuran okumayı, dua etmeyi öğrenmeyen kadın o yıllarda kalmamıştır. Öğrencileri vardı, onlara ders verirdi. Camilerin kadın bölümlerinde namaz kıldırırdı.

Hatay’ın tüm özelliklerini kendisinde toplayan, kültürü ile, yemeğiyle, adabıyla, sofrasıyla tam bir Antakya ailesiydik. Bir ucumuz Uzun Çarşı’daydı. Paskalyayı da kutlardık, Ramazanı da. Din, mezhep ayrımı bilmeden, yıllarca barış içinde gelip gitmişimdir ben o çarşıya. Geçtiğimiz günlerde Garo Paylan konuğumdu. Ermeni kökenli bir HDP Milletvekili. Yüzüme baktı, bana sordu; “Sen çok farklısın, bizlerin yüzüne bakarken. Eski bir dost gibi tavırların” dedi. Ben de ona, çocukluğumda benim en yakın arkadaşlarımın; “David, Abdulmesih, İspir, Ohannes” olduğunu anlattım. En çok sevdiğim, hiç dükkanlarımdan çıkmadığım, komşumuz Refik Yunus’tu. Harbiyeli bir terziydi. Hala görüşürüz. Beni görünce gözleri dolar.Refik abinin getirdiği adak yemeği olan “Hırisi”’yi yemek için cebimizde pul biber taşırdık.

O fotoğrafı görünce bütün bunlar geldi aklıma. Ve dedim ki, bizim insanlarımız bu kadar yokluğu, çileyi, acıyı hak etmiyor. Benim yine hoca olan Mevlüde babannemin en büyük duası; “Oğlum, kimseyi Allah gördüğünden geri koymasın”dı.

Onun için, sıkın dişinizi, Allah sizi gördüğünüzden geri koymasın.

Elbetet geçecek bugünler….

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ