Antakya Gazetesine Hoşgeldiniz -
$ DOLAR → Alış: / Satış:
€ EURO → Alış: / Satış:

Bu Dünyada Safahat Süren Ruz’i Mahşerde Beraat Dağıtır!

İsmail Karaoğlan
İsmail Karaoğlan
  • 04.02.2019
  • 308 kez okundu

Ortaçağ döneminde Avrupa’yı boydan boya kapsayan kilisenin sözü kesin hükümden farksızdı. Din mantosunun askılarında yüzbinlerce masum insanın canı yok edildi. Din tarihlerinde pek rastlamadığımız bazı bilgileri bilge insanların romanlarında etraflıca öğrenme fırsatımız oluyor: Örneğin Dostoyevski ’’ Budala’’ romanında o çağlarda sıradan insanların bir kırıntı yiyecek dahi bulamayıp açlıktan, sefaletten kırıldığını, fakat kilise mensuplarının tıknaz hatta şişman olduğunu belirtir.

Oysa din tüm insanların iyi günde, kötü günde eşit olduğunu kitaplarında belirtir. Hatta İncil’de çoban ile kral arasında hak açısından hiçbir farkın olmadığını yazar.

Görüyoruz ki kısaca din kaidesiyle ile yapılan suiistimallerin sınırlarının olmadığı gerçeği yüzümüze çarpıyor.
Din adına yapılan savaşlar, dökülen kanlar, alınan canlar; söndürülen hayatlar insanlığın en kara tarihidir. Din, merhamet, mağfiret uhuvvet gibi duygusal hukuk ile yaşamayı tembih ederken, vicdanı temel alan ve ahlakı doruklara taşıyan tavsiyeleri bir bakıma ilahi bir buyruk niteliği taşır.

Rönesans, Avrupa kıtasında aydınlanma kıvılcımlarıyla yavaş yavaş karanlıklardan kurtulmaya yönelen bir akım yarattı. Sanat, bilim, felsefe, mimarlık gibi toplumun hayatını anlamlandıran adımlar reformasyon kapılarını birer birer açmaya başladı.

Ardından Fransız devriminin ateşi tüm dünyada çok büyük yankı buldu. Tarihin yeniden tanzimi diyebileceğimiz devrimler bu rahimde döllendi. Adalet, eşitlik, kardeşlik talepleri birçok coğrafyalarda etki yarattı. Fransa’nın devrim perileri insanlara ilham vermeğe devam etti. Cumhuriyet, demokrasi, laiklik gibi yönetim ve yaşam biçimleri ortaya çıktı.

Dinin devlet yönetiminden ayrıştırılması, siyasetin dine, dinin siyasete müdahale etmeme prensibi yüzyılların acılarla yoğrulmuş tecrübelerinin ardından doğdu. Artık din ve vicdan özgürlüğü kavramı devletlerin anayasalarının vazgeçilmez en temel maddeleri olarak yazılmaya başlandı.

Türkiye Cumhuriyeti Eşsiz Önder Mustafa Kemal Atatürk ve Arkadaşları tarafından kurulduktan sonra din ve devlet işlerinin ayrılması, din, vicdan ve ibadet hürriyetinin korunması Anayasamızın değişmez, değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez nitelikleri halini almıştır.

Atatürk’ün nazarında bir bakıma laiklik, adam, yani insan olmaktır.

Hiç kimsenin inancına veya inanmamışına karışmamaktır. Her fert inancı ile yüce yaratana karşı sadece ve sadece kendi mesuldür. Günah veya sevap, aracı bir kimsenin vekâleti ile alınıp verilen şeyler değildir.

Ne yazık ki demokrasi ve laik yaşam biçiminin fazileti, İslam toplumlarında kavranılamamış, daha doğrusu kavranılmak istenmemiştir. Zira din İslam coğrafyasında hala belirleyici etkin araç şeklinde kullanılmaya devam edilmektedir.

Ülkemizde maalesef dinin retorikleri çoğu zaman siyaset ve bezirgânların ellerinde ve ağızlarında ticaret emtiası gibi kullanılmaya devam ediliyor. Kimleri tezgâhlarında öteki dünyada yanmaz, dayanıklı eşyalar pazarlarken kimileri öteki dünyaya beraat belgesi yetiştirme telaşına düşüyor.

İster mektepli, ister alaylı fark etmiyor, ister siyasetçi, ister sözde ilahiyatçı değişmiyor. Allah’ın yüce dinini, sanki kendilerinin öz malı gibi tasarruf ehliyetine sahiplermiş gibi kullanıyorlar.

Fil hakika siyasetçinin asli ödevlerinden biri de din baronlarından, tacirlerinden, hurafecilerden vatandaşlarını korumaktır. Onları bilinçlendirmektir. Doğru bilgileri, doğru insanlarla aşılamaktır. Özgür şuur zemini yaratmaktır.

Din motifli fetva, din ambalajlı tehdit, din eksenli söylem duymadığımız bir gün dahi yok. Eline mikrofonu alan, önüne kürsü konan sanki yetkinmiş gibi konuşuyor. Yüce dinimizin otoritesiymiş gibi salladıkça sallıyor.

Ey gafiller bilmez misiniz; İslam’da ruhban sınıfı yoktur. Yüce Allah, kendi ile kul arasına girilmesini yasaklamıştır. Her kulu için, size şah damarı kadar yakım dediğini Kuran’ı kerim buyuruyor.

Kimin cennete veya cehenneme gideceğinin tayinini sadece ve sadece yüce yaratan bilir. Öteki dünyada rüz’i beraat veya başka bir vize dağıtması için müşavir tutmamıştır. O tektir ve kimseye muhtaç değildir.

Bakanlara, Başkanlara, Müdürlere veya başka bir dünyevi makamlara vekâlet vermemiştir.

Bu noktada gerçek manada demokrasinin erdemi, laikliğin fazileti ile Büyük Atatürk, kısaca insanca yaşatmayı amaçlamıştır.

Dinin kendi tertemiz kutsal alanında kalmasını, siyaset tarafından kirletilmemesini telkin etmiştir.

Beş yüz yıl önce Avrupa’da dinbazlar vücuden şişman, kullar iki büklümdüler.

Bugün, bizde dinbazların cepleri şişkin, makamları yüksek; gariban vatandaşlar ise süklüm püklümler.

Din, bezirgânlar tarafından insanları her açıdan sömürmeye ve semirmeye devam ediyor.
[email protected]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ