Antakya Gazetesine Hoşgeldiniz -
$ DOLAR → Alış: 5,77 / Satış: 5,79
€ EURO → Alış: 6,36 / Satış: 6,39

Deprem’in hikâyesinde…

Deprem’in hikâyesinde…
  • 08.10.2019
  • 128 kez okundu

Gözden Kaçanlar!

Bağözu-Beypazarı (Ankara), Silivri açıkları-İstanbul (Marmara Denizi), Van, Süleymanlı-Menemen (İzmir), Germencik (Aydın), Eralanı-(Muş) ve daha fazlası… Türkiye’nin deprem gerçeğinde duran şehirlerde yaşanan sarsıntıların listesi Antakya’dan da izlenirken, konuyu irdeleyen isim, Hataylı Akademisyen / Hukukçu Neval Oğan Balkız oldu. Sahi, depremin hikayesinde, neredeyiz?

Son İstanbul depreminde, akrabaları bu kentte olan-ların ilk işi cep telefonlarına sarılmak oldu, ‘nasılsın’ diye sormak için, ama… GSM Operatörleri o anlarda hizmet vermedi, veremedi! Bunun tartışması çok yapılmadı ama, Türk Telekom, özür mahiyetinde, mobil abonelere 2 ay boyunca 5 GB’lik internet hediye vereceğini açıkladı, ki konu da bu ‘hediye’ alışverişi ile sona erdi! Peki, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD) tarafından büyüklüğü 5.8 olarak açıklanan İstanbul depremi sonrasında yaşanan bu kesinti, ‘daha büyüğüne hazır mıyız’ sorusunda ne yapar?
Aslında bu ve benzeri soruları, Antakya da kendi içinde soruyor. Tarihi içinde depremlerin yıkıcı etkisini fazlasıyla yaşamış bir kent olarak, ‘biz ne yapıyoruz, ne yaptık, hazır mıyız’ sorularına cevap arıyor. İstanbul’un ‘iletişim’ hazırsızlığında, Antakya ‘ne yapar’ kısmında sıkışıyor!
Bundan sonrasına, Hataylı Akademisyen / Hukukçu Neval Oğan Balkız devam etsin ve ‘deprem’ gerçeğinde ‘neredeyiz, ne yapıyoruz’ kısmı için ‘cevap’ arasın! Neval Oğan Balkız’ın değerlendirmeleri, ara başlıklar halinde şöyle:
-DÜŞÜNÜN!-
Hiç düşündünüz mü? Deprem, yer kabuğu ile birlikte neyi yerinden oynatır? Hangi temelleri sarsar, yıkar? Birey olarak, her bir insanın biyolojik varlığının güvende olduğuna yönelik kaygısız duygularını mı? Korku ve korkusuzluk arasında, günlük yaşamda düşünmediğimiz o en çaresiz, en yalnız anın başımıza gelmeyecek olmasına duyduğumuz kırılgan inancı mı? Bize ihtiyaç duydukları her anda, sevdiklerimizin yanlarında olabileceğimize, onları koruyabileceğimize dair duyumsadığımız o sınırsız güveni mi? Sahip olduğumuz, olmak için bir ömür verdiğimiz evlerimiz, eşyalarımız, yatlarımız, katlarımız, kartlarımız ve banka hesaplarımızın; devletin, yetkili organ ve idari birimlerin, kolluğun emin ellerinde korunduğuna, ihtiyaç anında onları sınırsız ve sorunsuz kullanacağımıza kendimizi inandırdığımız iyimser umudu mu? Teknolojinin sarmaladığı dünyamızda, yedi yirmi dört her kanaldan gözümüze sokulan “teknoloji varsa, size ölüm yok” reklam söylencesinin sihirli büyüsüne kapıldığımız yanılgılarımızı mı?
-YAŞANANLAR-
Türkiye’nin en kalabalık kenti (İstanbul), deprem(ler)le sallanıyor! Trafik kilitleniyor, telefonlar çekmiyor, GSM operatör sistemleri çöküyor, toplu taşıma araçlarına yığılan halk, her bir yöne koşturma içinde… Bir korku filmi çekimindeyiz sanırsınız! Ve halk, daha önce gördüğü bu filmin tekrarında, figüran! Hafızasında, 17 Ağustos depreminin acıları! Basın ve medya kanalları derhal devreye giriyor. Devlet idaresi yetkilileri açıklamalarda bulunuyor, çalışmalara başlandığını bildiriyor. Cumhurbaşkanı konuşuyor, yardımcısı konuşuyor, ama kentin “iki kez” seçimle işbaşına gelmiş Belediye Başkanı konuşamıyor! Ne adı anılıyor, ne de varlığı! Gün boyu Afet Koordinasyon Merkezi’nden yönettiği/ yürüttüğü çalışmalar, gözetimler, belediye olarak alınan önlemler, halkı bilgilendirmeye yönelik sık ve sürekli yaptığı açıklamaların hiçbiri, ana akım medya ekranlarında, gazete sütunlarında yer almıyor! Üstelik “Türkiye Afet Müdahale Planı” Toplantısı’na da çağrılmadığı basına yansımış durumda. Toplum; neye, nasıl hazır olması gerektiği, önlemlerin kim tarafından, nasıl bir iş birliği içinde planlanıp uygulanacağı konusunda, doğru bilgi alma hakkına bile sahip değil!
-POLİTİK TAVIR!-
İstanbul’u 25, Türkiye’yi 18 yıldır yöneten anlayışın, 26 Eylül’de yaşanan 5.8 şiddetindeki deprem sonrasında gerçekleştirilen “Türkiye Afet Müdahale Planı” Toplantısı’nın ardından yapmış olduğu, “Türkiye’de bir afet yönetim planı var”, “Türkiye’de olası bir depreme karşı yıllardır yaptığımız çalışmaların ne kadar sağlıklı olduğunu gördük. Bu sistem, dünyaya örnek bir sistemdir” şeklindeki açıklamalar, bugüne kadar yaşanan olaylar düşünüldüğünde, “Bu nasıl bir yönetsel akıl?” sorusunu gündeme getiriyor.
Bu yönetsel akıl; yönetici koalisyonun konumunu, ekonomik gücün ve rantın paylaşımını koruyan politikaları, toplumsal yaşamın her alanında, kamusal/ özel mekan sınırı tanımadan, bütün işlem ve eylemlerle daha da güçlendirme üzerine kurulu. Dolayısıyla, bu yönetsel aklın oluşturduğu politikalar ve gerçekleştirdiği işlem, eylem ve önlemler, halk kesimleri arasında “kalıcı ve geçici ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri” giderek büyütüyor ve genişletiyor. Rant paylaşımının, ekonomik ve sosyal eşitsizlikler içinde boğulan halk kesimleri üzerindeki etkisi de, 6 Şubat 2019 tarihinde İstanbul Kartal’da çöken, yirmi bir kişinin öldüğü Yeşilyurt Apartmanı örneğinde olduğu üzere, ölümcül oluyor.
-RANT VE İMAR-
Aynı yönetsel akıl, çöken apartmanın yıkıntılarına bakarak, “Buradan almamız gereken birçok dersler var”… “Ranta yönelik kaçak yapılar yüzünden bu olaylar yaşandı” şeklinde açıklamalarda bulundu. Diğer yandan, “rant sağlamaya yönelik, daha çok para sağlamaya yönelik, kaçak yapılan bu tür işlere” siyasi çıkarlar uğruna yasal nitelik sağlayan ve ‘imar barışı’ denilen uygulamayı yürürlüğe koydu! Yapı ruhsatlarında mühendis imzalarının bulunması zorunluluğunu ve kaçak olup da ruhsatlandırılması istenen binalarda teknik yeterlilik koşulunu kaldırdı. Böylece, Türkiye’nin her yerinde aktif fay hatları bilinmesine rağmen; bu hatlar boyunca, dere yatakları ve ağızları dahil, her yerde yoğun yapılaşmaya izin verdi. “Zemin şartlarına uymayan yanlış temel tasarımları, kötü işçilik, inşaatlarda kullanılan yapı malzemesi hatalarını ve her tür çürüklüğü”, yasa ile “meşru” hale getirdi.
Ama doğa, sel suları ve deprem, kendi yasası dışında ‘yasa’ bilmiyor! Onları, çıkaracağınız yasalar (?) ile ‘meşru’ hale getirmek de mümkün değil! Bu koşullarda, “depremden koruyan dua”, tek etkin yöntem olarak devreye sokuluyor! Ama deprem, Dua’dan da anlamıyor!
-DEPREM VERGİSİ!-
1999 depremi sonrası geçici olarak getirilen, sonrasında da kalıcı hale dönüştürülen ‘deprem vergilerini’ duble yollara harcadığını övünerek anlatan AKP iktidarının, bugüne kadar olduğu gibi, “depreme hazırlıktan çok”; depremi “ranta”, “betona”, AVM’lere, çılgın projelere, finans merkezlerine, hasta garantili şehir hastanelerine, “duble yollara” çevirerek yoluna devam edeceği ortada. 3. Havaalanı inşaatından sonra, şimdi de aynı şekilde, sorunlu (basında Çılgın Proje diye anılan) Kanal İstanbul projesi için ÇED sürecinin başlatılması, Türkiye Varlık Fonu’nun, İstanbul Finans Merkezi Projesi’nin 465 bin metrekarelik kısmına proje, hafriyat, arsa bedelleri ve bugüne kadar tamamlanan inşaat maliyetleri dahil olmak üzere 1,67 milyar TL karşılığında ortak olması (müteahhit şirketleri kurtarması), AKP iktidarının bu yolda kararlılıkla yürümekte olduğunu ortaya koyuyor.
-DEVLET’E DÜŞEN!
Ünlü hukukçu Bahri Savcı, “yaşam hakkı” başlıklı yazısında, “devletin yaşatmacılık ödevi ve görevi” olduğunu, bunun da yaşam hakkının korunmasının kapsamını oluşturduğunu belirtir. Bu ödev ve görevi de: “yaşamın bozulmaması için bir güvence örgütlenmesi kurmak; yaşamın gerçekleşmesi için ona elverişli bir ekonomik, sosyal düzen önlemleri almak ve bu önlemlerle yaşamı, -bizzat devlet olarak- sağlamak” olarak tanımlar. Savcı’nın tanımladığı devletin bu “yaşatmacılık ödevi”; Anayasa’nın çeşitli hükümlerinde de ifade edilmiş bulunuyor. Anayasa’nın “başlangıç” kısmında; “vatandaşların… Hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme, maddi ve manevi varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu” ifadesi yer alıyor. “Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17. Maddesi’nde; “herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir” deniliyor. Anayasa’nın, “Devletin Amaç ve Görevleri” başlıklı 5. Maddesi’ndeki düzenleme ile de, kişiye tanınan bu hak ve yetkinin koşullarını sağlamanın, devletin amaç ve görevi olduğu belirtiliyor. Ancak, AKP iktidarının yönetsel aklı ve politikaları ile devletin “yaşatmacılık ödevi” birbirine uyuyor mu? Ya da ne kadar uyuyor? Albert Einstein, “hiçbir sorun, onu yaratan bilinç düzeyiyle çözülemez” der!
-BEKLENTİ Mİ?-
Bu koşullarda, toplum olarak bizlerin; Deprem konusunda bir toplu seferberlik halinin uygulanması… 2007 yılında “uygulama alanı kalmaması” gerekçesiyle lağvedilen, “20 bilim insanı ve araştırmacıdan oluşan” Ulusal Deprem Konseyi’nin derhal yeniden oluşturulup göreve başlaması… Bugüne kadar reddedilen, Marmara Denizi’nin tabanına sabit bir gözlem istasyonu kurulması projesinin öncelikle hayata geçirilmesi… Deprem riski altındaki her kentte, amaca uygun ve konteynırlarla donanımlı deprem toplanma alanlarının oluşturulması ve ilan edilmesi… İnsanların olası bir depremde ilk olarak nereye gireceklerine ilişkin açık, anlaşılır bilgilendirmelerin ve haritaların oluşturulması… İlk yardım eğitimlerinin, sürekli ve yaygın hale getirilmesi yönündeki yaşamsal istemlerimiz, son derece önemli. Ancak, bütün bunlar, sorunun kaynağını oluşturan, ‘bilinç düzeyinin kurumsal yapısını/ örgütlülüğünü’ aşmaya, etkin, kalıcı ve sürdürülebilir önlemler oluşturmaya yeter mi?
“Her izleyicinin bir müşteri olduğu, tartışmanın üsluplar arasındaki rekabete indirgendiği, en son kamuoyu araştırmasına gelecekle ilgili ortak bir beklentiden daha çok itibar edildiği ve kendi kendini övmenin zorunlu olduğu” bu siyasal ortamda, deprem en çok, rızamızın olduğu “kabul edilenler” karşısında sergilediğimiz suskunluğumuzu sarsar.  -Tamer Yazar-

Etiketler: / / / / / / / / / / / / /

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ