Antakya Gazetesine Hoşgeldiniz -
$ DOLAR → Alış: 8,50 / Satış: 8,54
€ EURO → Alış: 10,04 / Satış: 10,08

Hatay’dan İstanbul’a…

Hatay’dan İstanbul’a…
  • 12.12.2017
  • 1.546 kez okundu

Suriye Tablosu (2)

Aralarında Hatay’ın da olduğu 26 ilde 2.089 T.C. Vatandaşı, 10 ilde ise 1.235 Suriyeli hane (7.591 kişi) ile yapılan görüşmelerle ortaya çıkan son araştırmanın mimarı Prof. Dr. M. Murat Erdoğan’ın tabiriyle, Suriyelilerin Türkiye’deki kalıcılık eğilimleri artık geriye dönüşü neredeyse imkansız bir şekilde güçlenmiş durumda.

Suriye’de 2011 yılında başlayan huzursuzluklar, kısa zamanda çatışmalara, ardından da sayısız aktörü olan bir iç savaşa dönüşünce, tarihin tanık olduğu en ciddi insanlık krizlerinden birisi yaşanmaya başlandı. Bu krizin kuşku yok ki en büyük kaybedeni Suriyeliler oldu. Hayatlarını, vatanlarını kaybeden, gelecekleri belirsizleşen milyonlarca Suriyeli için hayat 2011 öncesine hiç dönülmeyecek kadar değişti.
Hacettepe Üniversitesi Göç ve Siyaset Araştırmaları Merkezi-HUGO ile İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi-IGAM işbirliğinde gerçekleşen Suriyeliler Barometresi 2017 Çalışması, işte bu tablonun bugün ne durumda olduğunu ortaya koyma adına yapılan en kapsamlı araştırmalardan bir tanesi. Buna dair ilk paylaşımı dünden yaptığımız çalışmanın ikinci kısmında, Prof. Dr. M. Murat Erdoğan tarafından paylaşılan ayrıntıların başlıkları şöyle:
GERİYE DÖNÜŞ YOK!-
Ekim 2017 itibari ile sayıları 3,3 milyonu aşan ve yoğun olarak sınır bölgelerinde yaşasalar da, Türkiye’nin tamamına yayılmış olan Suriyelilerin Türkiye’deki kalıcılık eğilimleri, artık geriye dönüşü neredeyse imkansız bir şekilde güçlenmektedir. Kısa bir zaman içinde Suriye’deki savaş bitse de, sosyolojik gerçeklik siyasi planları aşarak baskın bir biçimde kendini hissettirmektedir. Bu durum, geleceğin huzurlu Türkiye’sinin –çok güçlü bir ihtimalle milyonlarca Suriyeli ile birlikte- nasıl sağlanacağına dair düşünmeyi ve politikalar üretmeyi zorunlu kılmaktadır.
Türk toplumunun ortaya koyduğu olağanüstü fedakarlık, “kerhen” ve “kırılgan” olsa da, son derece yüksek toplumsal kabulün sürdürülebilir kılınmasını gerekmektedir. Bunun yolu ise veri tabanlı gerçekçi politikalardan ve kapsamlı süreç yönetiminden geçmektedir. Süreç yönetimi başarılı olmaz ise, bugüne kadar Türk toplumunun ortaya koyduğu büyük çaba ve fedakarlığın hızla tükenmesi söz konusu olabilir.
-KERHEN BİR KABUL!-
Günümüzde ülke nüfusunun % 4’ünü aşan ve günde 306 Suriyeli bebeğin doğumu ile gerçekleşen doğal nüfus artışı da dikkate alındığında, 10 sene sonra sayılarının 5 milyonu aşması güçlü bir ihtimal olan Suriyeliler ile yaşanabilecek olası sosyal, ekonomik, siyasal ve güvenlik sorunları ciddiye alınmalıdır. Suriyeliler Barometresi-2017 çalışması da, açık bir biçimde, Türk toplumunun Suriyelilere yönelik “gönülsüz (kerhen) kabulünü” ortaya koymakta ve potansiyel sorun alanlarına ve çözüm önerilerine dikkat çekmektedir. Unutulmamalıdır ki, uyum süreçleri iki yönlüdür ve Suriyelilerin göstermeleri beklenen çaba kadar, Türk toplumunun kabulü de geleceğin huzur seviyesinde belirleyici olacaktır. Hak temelli, insan temelli, ama aynı zamanda Türk toplumunun beklentilerini de dikkate alan uyum politikalarına ihtiyaç bulunmaktadır.
-ENDİŞE VE KAYGILAR-
Bu araştırmanın en özgün bulgularının başında, Türk toplumunun Suriyeliler ile arasına koyduğu “bilinçli mesafe” gelmektedir. Türk toplumu; savaştan, zulümden kaçana destek olmaktan, onlara kucağını açmaktan kaçınmasa da, geleceğini Suriyelilerle paylaşmaya hazır olmadığını çok açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu bağlamda, son 6,5 yılda 3,5 milyondan fazla Suriyeli dahil, farklı ülkelerden gelen sığınmacıya kucak açan, efsanevi bir dayanışma ve desteği sağlayan Türk toplumunun endişeleri ve kaygıları ciddiye alınmalıdır.
Genelde kitlesel göçlerin ilk safhalarında, hedef ülke yönetimleri, uyum politikalarına uzak durmayı ve hatta direnmeyi tercih ederler. Bunun bir nedeni, uyum politikalarının kalıcılığı güçlendirme riski, diğer yönü ise toplumdan gelecek tepkilerden çekinmedir. Ancak artık geri dönüş ihtimali büyük ölçüde ortadan kalkmış ise, uyum politikalarından kaçınmanın getireceği risklerin (örneğin okula gitmeyen her bir çocuğun kayıp kuşaklar arasına katılması ve bir riske dönüşmesi gibi…) maliyetinin daha da yüksek olacağı açıktır.
-EKONOMİK RİSKLER-
Kitlesel göçlerde yerel toplumun en ciddi endişelerinden birisi, işlerini kaybetme ya da aldıkları ücretlerde azalmadır. Türkiye’de yaşanan 6,5 yıllık süreçte bu endişeyi haklı çıkaracak gelişmeler oldukça sınırlı kalmıştır. Bu durum, Suriyelilerin ortalama bir Türkün çalışmayı istemeyeceği alanlarda, koşullarda ve ücretlerde çalışmayı kabul etmesi ve “beyaz” ya da “mavi” yakalı Türkler için bir tehdit oluşturmamasıdır. Zaten şu ana kadar toplumsal gerginliklerin sınırlı kalmasının da en önemli nedenlerinden birinin, Türk toplumunda kitlesel iş kayıplarının yaşanmaması olduğu söylenebilir.
Az sayıda veri ve bulgular üzerinden yapılan tahminlere göre, Türkiye’deki 800 bin ile 1 milyon arasındaki Suriyeli çalışarak hayatlarını kazanmakta ve Türk ekonomisine, dolayısı ile de Türk toplumuna katkı sağlamaktadır. Ancak Türk ekonomisi ve Türk toplumu bu durumdan kısa vadede memnun olsa da, bu durumun vicdanen, hukuken ve hatta T.C. vatandaşları arasında % 35 civarındaki kayıt dışılığa rağmen, ekonominin yapısı gereğince sürdürülemez olduğu açıktır. Kasım 2017 itibari ile sadece 10 bin civarındaki geçici koruma altındaki Suriyeli kayıtlı çalışmaktadır. Yani neredeyse tamamı kayıt dışı çalışan Suriyelilerin karşı karşıya kaldığı emek istismarı, hem sosyal hem de ekonomik alanda önemli riskler yaratmaktadır.
-STRATEJİ EKSİKLİĞİ-
Suriyeliler konusunda 6,5 yılda kapsamlı bir strateji geliştirildiğini söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Türk toplumunun tahammül ve desteği, merkezde ve yerelde bürokratların olağanüstü çabaları ile kısa vadeli çözümler üretilmiş ve süreç bugüne kadar büyük bir başarı ile geçilmiştir. Ancak bunun sürdürülebilir olması için kapsamlı bir stratejiye ihtiyaç bulunmaktadır. Bu strateji, uyum politikalarını merkezine yerleştiren, orta ve uzun vadeyi gören ve veri temelli bir biçimde geliştirilmelidir. Geliştirilen strateji, kaçınılmaz olarak Müsteşarlık, Başkanlık ya da Bakanlık gibi merkezi bir kurumsal yapılanmayı içermek durumundadır. Yaşanan konunun boyutları, karmaşıklığı ve Türkiye’deki güçlü merkezi devlet yapılanması dikkate alındığında, Bakanlık yapılanmasının daha ideal olduğu söylenebilir. Bunun için, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın ikiye bölünmesi ve Sosyal Politikalar ve Uyum Bakanlığı adı altında yeni bir Bakanlık yapılanmasının oluşturulması düşünülebilir. Strateji belirlendiğinde, bu strateji ile uyumlu bir biçimde iletişim stratejisi de geliştirilmelidir. Halen toplumda dolaşan ve çoğunlukla da Suriyelilere yönelik olumsuz algıları destekleyen söylentilerin düzenli ve sürekli iletişim stratejisi ile toplumun bilgilendirilmesi yoluyla büyük ölçüde engellenmesi mümkündür.
-YERELE YETKİ-
Suriyeliler konusunda merkezi kararların alınması ve stratejilerin belirlenmesi olmazsa olmazdır. Ancak unutmamak gerekir ki, her bir ildeki durum, hatta o ildeki ilçeler arasındaki durum birinden farklı özellikler göstermektedir. Ankara’nın, genel çerçeveyi çizecek stratejik kararı almasının ardından, kaynak ve yetkilerin büyük ölçüde yerele devredilmesi gerekmektedir. “Afet yereldir” sözünün de işaret ettiği gibi, yerel inisiyatifin güçlendirilmesi, yerel uyumun önemsenmesi, bütün kararların Ankara’ya bağımlı olmasının önüne geçilmesi, yerel yönetimlere özel yetkiler ve kaynaklar verilmesi gerekmektedir.
VATANDAŞLIK KONUSU-
Suriyelilere, Cenevre Sözleşmesi’ne Türkiye tarafından konulan “coğrafi kısıtlama” nedeni ile “mültecilik” statüsü verilmesi söz konusu değildir. Bu kısıtlamanın kaldırılması, mülteci hakları bakımından büyük önem taşımaktadır. Ancak karşı karşıya kalınan büyük sayılar ve dünyadaki aşırı korumacı eğilim, coğrafi kısıtlamanın kaldırılması için uygun bir ortam olmadığını göstermektedir. Hatta coğrafi kısıtlamanın olmadığı pek çok ülkede mülteci hakları konusunda kısıtlamaların fiilen uygulandığı bilinmektedir. “Geçicilik” durumunu ortadan kaldıracak diğer bir alternatif ise vatandaşlıktır. Ancak uyum süreçlerinin son aşaması olarak kabul edilen vatandaşlık için öncelikle toplumsal uyumun, ekonomik uyumun, mekansal uyumun sağlanması ve en önemlisi de toplumun siyasi otorite tarafından buna hazırlanması gerekmektedir. Bu süreçlerin “by-pass” edilmesi, toplumun genel bir kabulü olmadan emrivaki ile vatandaşlık konusunda düzenlemeler yapılması tepkilere neden olmaktadır. Türkiye’de, Suriyeliler için vatandaşlık ve diğer siyasal haklar konusunda toplumdaki büyük tepki çok açık biçimde gözlenmektedir. Buna rağmen yapılacak düzenlemeler, Suriyeliler için de sıkıntılar yaratabilir ve sosyal gerginlikler çatışmalara dönüşebilir. Politika belirleyicilerin, Türkiye’deki Suriyelilerin eğitim ve yetenek kapasitelerini, geliş şekilleri ve yaşadıkları koşulları, Türk toplumunun yaklaşımını ve 3.3 milyonluk kitlenin gettolaşma risklerini de dikkate alarak planlamalar yapmaları, bütün bunlar içinde toplumsal kabul ve desteği önemsemeleri gerekmektedir.
-GERİ DÖNÜŞ!-
Suriyelilerin kendi ülkelerine dönmeleri ihtimali artık çok küçük bir ihtimale dönüşmüştür. Ülkeleri yıkıma uğrayan, güven ve istikrarın kolay gelemeyeceği Suriye’ye dönüş, bazı bölgelerde devlet dışı aktörlerle yapılan mücadele üzerinden umut yaratsa da, etkisi son derece sınırlı kalmaktadır. Ancak en az ‘geri dönüş’ kadar Suriyeliler için Türkiye’de yeniden bir ‘yerleştirme politikası’ yapılması da imkansızlaşmıştır. Türkiye’nin tamamına yayılan ve yeni hayatlarını inşa eden Suriyelilerin, çok ciddi güvenlik nedenleri ve küçük gruplarla sınırlı kalması dışında iradeleri haricinde bulundukları yerlerden alınmaları artık kolay gerçekleştirilecek bir politika değildir. Toplumdaki yaygın beklenti olan, ‘Suriyelilerin toplumdan izole edilerek, kamplarda, özel inşa edilmiş kentlerde veya tampon bölgeler gibi alternatif yerlerde yaşamalarını sağlamak’ da hem vicdani hem de uygulanabilir değildir. Türkiye’de, Suriyelilerin geleceğe yönelik olarak uyumunun sağlanması ve toplumsal kabulün sürdürülebilir kılınması bakımından nadir “olumlu” hususlardan birisi, Suriyelilerin, Türkiye’nin her tarafına –hem de kendi iradeleri ile- dağılma halleri olduğu söylenebilir.
-10 İL VE 21 KAMP-
Halen 10 ildeki 21 kampta yaşayan Suriyelilerin sayısı, toplam Suriyeli nüfusun % 7’sinin altına, 230 bin civarına düşmüştür. Bu nüfusun kamplarda daha fazla kalmasının da anlamı kalmamıştır. Bu kampların -istisnai gruplar dışında- boşaltılması gerekmektedir. Ancak bu kamplardan çıkacak sığınmacıların, kampların bulundukları illere yerleşmesi de başka sorunlar ve toplumda ciddi tepkiler yaratabilir. Kamplardan çıkacak olan yaklaşık 40 bin civarındaki aile/hane için 2 yıl boyunca kira yardımı yapılması ve tıpkı diğer 3 milyon Suriyelinin daha önce seçtiği gibi istedikleri kentlerde yerleşmelerine izin verilmesi daha uygun bir çözüm olabilir. Kamplar ise yaygın ve örgün eğitim kampüslerine dönüştürülmelidir. Bu arada önemli bir sorun olan sığınmacıların hareketliliği (“mobility”) konusunda da artık gerçekçi bir düzenleme yapılmalıdır. Sığınmacıların kayıt oldukları illerde kalmaları ve seyahat için izin almaları hususu prensip olarak doğru görünse de, diğer sığınmacılar ile birlikte 3.7 milyona ulaşan sayının kontrolünün imkansız olduğu da açıktır. Zorunlu göç mağduru olsalar da zaten kendi iradeleri ile Türkiye’ye yayılan ve hayata tutunan Suriyelilerin bundan sonraki adımları iradi bir göç sürecine dönüşmelidir. Bu konudaki kısıtla-maların sadece nitelikli kişileri etkilediği ve onların Türkiye’den kaçışlarına neden olduğu unutulmamalıdır.
-ENTEGRASYON-
Suriyeliler ile birlikte yaşama çerçevesinin en önemli unsurlarından birisi de, Suriyelilerin karar alma süreçlerine daha fazla dahil edilmeleri ihtiyacıdır. Bu süreç, uyumlu ve huzurlu ortak bir hayat içinde sağlıklı kararlar için de son derece önemli ve hatta şarttır. Türk toplumunun ve devletinin Suriyeliler için ortaya koyduğu destansı desteğe rağmen, Suriyeli gençler ve çocuklar içinde biriken öfke, haklılık taşıyıp taşımaması bir tarafa, geleceğe yönelik en ciddi risk alanları oluşturmaktadır. Suriyelilerin öğrenci, meslek, STK ve benzeri örgütlenmeleri ve bu kurumsal yapılar üzerinden süreç yönetimine dahil edilmeleri için imkanlar yaratmak, kaynak ve zaman israfını engelleyecek, Türk toplumu için de katkı sağlayacaktır.
-GERÇEKÇİ POLİTİKALAR-
Bu süreç içinde uluslararası dayanışmanın ve desteğin son derece önemli olduğu da unutulmamalıdır. Türkiye’ye verilecek mali ve teknik desteğin artırılması ve kapsamlı işbirliklerinin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu konuda BM ve AB kurumları başta olmak üzere, bütün uluslararası kamuoyunun daha duyarlı olması gerekmektedir. Ancak Türkiye, kendi huzurlu geleceği için, dış yardım gelip gelmemesinden bağımsız bir biçimde, sosyolojik gerçekliğin farkında olarak ve bugüne kadar olağanüstü bir çabayı ortaya koyan Türk toplumunun kaygılarına da duyarlı bir biçimde gerçekçi politikalar geliştirmek zorundadır.
Mevcut tablo, Türk toplumunun, Suriyeliler ile bir arada, isteksiz ve endişeli bir yaşamı kabullense de geleceği paylaşmak konusunda oldukça direnç gösterdiğini ortaya koymaktadır. Tabii ki arzu edilen ve ideal olan Suriyelilerin kendi ülkelerine dönmeleri ve huzur içinde yaşamalarıdır. Suriye’ye geri dönüş için uygun bir zemin hazırlamak konusundaki çabalara devam edilmelidir. Böyle bir durum söz konusu olduğunda Türk toplumunun bundan memnuniyet duyacağı da açıktır. Ancak gerçekçi bir yaklaşım, bu dönüşün neredeyse imkansız olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak her gün daha da güçlenen kalma eğilimini, “belki bir gün giderler” beklentisi ile ötelemenin maliyetleri de dikkate alınmalıdır.
Burada temel hedef, mevcut koşullar içinde huzurlu bir geleceğin yaratılması olmalıdır. Geçicilik algısı ve kararsızlıkla, kuşaklar, geri dönüşü olmayacak şekilde kaybedilecek, mali kaynaklar, zaman kaybedilecek ve süreç iyi yönetilmezse, Türk toplumu hoşgörü ve tahammülünü, yani huzurunu kaybedebilecektir. Huzur kaybı yaşandığında, bugüne kadar yapılan fedakarlıkların bir değeri kalmayacaktır. Türk toplumunun dayanıklılığının süreçte en önemli husus olduğu unutulmamalıdır.
SB-2017 çalışması ile başlayan bu seri çalışmanın süreç yönetimine ve politika belirlemeye, ama en önemlisi, herkes için hakça, insanca, onurlu ve huzurlu bir gelecek için çok mütevazi düzeyde de olsa katkı vermesi, en büyük kazanç olacaktır.   -Tamer Yazar-

Etiketler: / / / / / / / / /

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ