Antakya Gazetesine Hoşgeldiniz -
$ DOLAR → Alış: 5,74 / Satış: 5,77
€ EURO → Alış: 6,38 / Satış: 6,40

‘Sarı Sıcak’ sonrası, Antakya mı?

‘Sarı Sıcak’ sonrası, Antakya mı?
  • 22.12.2017
  • 1.383 kez okundu

Neden Olmasın!

‘Yeniden başlasam, başlasak! Mümkün müdür? Sil baştan mesela! Peki ya temiz bir sayfa açmak…’ Bunlar ve daha fazlası, birçoğumuzun hayata dair değişmez soruları… Katıldığı tüm festivallerden ‘ödülle’ dönen ‘Sarı Sıcak’ filminin ‘İbrahim’ karakterinin yaşam mücadelesi de bu soruların cevaplarına dair. Filmin başarılı Yönetmeni Fikret Reyhan’la buluşmamızda bu cevaplar da vardı, fazlası da… Onun da söylediği gibi!

Röportaj: Tamer Yazar

Okudunuz mu bilmiyorum ama, “Yeraltından Notlar” kitabı, Dostoyevski’nin her şeye olan isyanının ve düalizminin bir manifestosudur. Orada şöyle der… “Duvarı delmeye gücüm yetmiyorsa, ‘ille deleceğim’ diye yırtınmam elbette ama… Önümde, yıkmaya gücümün yetmediği bir taş DUVAR bulunmasına da razı olamam.”
Aslen Hataylı olan Yönetmen Fikret Reyhan ile bir araya gelme sebebimiz de biraz buna dair… İstanbul’dan Moskova’ya ve Hollanda’dan Malatya’ya, katıldığı festivallerden ödüllerle ayrılan ‘Sarı Sıcak’ adlı ilk filmine dair… Filmin ana karakteri olan İbrahim’in, kendi hayatı noktasındaki ‘kabullenmemişliğin temsiliyetine’ dair… En çok da, göçmen bir ailenin farklı bir gelecek hayalini kuran ve kaderini kendi ellerine almaya çalışan oğulları İbrahim’in, hayat şartlarının etrafımıza inşa ettiği DUVARLARA karşı verdiği mücadeleye dair…

Filmi ilk duyanlar için akla Yaşar Kemal’in ‘Sarı Sıcak’ı gelse de, Reyhan’ın buna dair ifadesi oldukça net… “Yaşar Kemal’i çok severim, ismi oradan almak da bana gurur verirdi ama ‘Sarı Sıcak’ ismini aslen Çukurova’da fakirliği, bunaltıcı sıcakları betimleyen bir deyim olduğu için seçtim.”

Evet… Reyhan ile Antakya’da bir araya geldik. Uçaktan iner inmez keyifli bir kahvaltı sofrasında karşıladık kendisini. Tüm yorgunluğuna rağmen sorularımıza eklediği samimiyet için bir kez daha teşekkür edelim. 1 Aralık’ta vizyona giren ilk filmi Sarı Sıcak’ın Antakya Galası öncesinde gerçekleştirdiğimiz sohbetimiz mi? Hem elde edilen başarı hem de bundan sonrası için oldu. Sonrası mı? Sonrasında çok şey var…

Haklısınız…
Sorularımıza başlayalım…

2017; Türkiye’den Rusya ve Hollanda’ya, katıldığı her festivalden ödülle dönen ‘Sarı Sıcak’ filmi ve Yönetmeni Fikret Reyhan’ın yılı oldu, desek… Yanlış olur mu?

Hayır, yanlış olmaz… Şöyle ki… 2017’de İstanbul Film Festivali ile başlayan bir serüvenimiz var. Orada, ‘En İyi Film’ dahil 4 ödül birden aldık. Hemen sonrasında, uluslararası prömiyerimizi yaptığımız Moskova Uluslararası Film Festivali’nde ‘En İyi Yönetmen’ ödülünü almak, hem önceki ödülleri pekiştirdi hem de evrensel anlamda filmin önünü açmış oldu. ‘Sarı Sıcak’, hemen hemen katıldığı her festivalden ödüllerle döndü. Bu festivallerde çok güçlü ve iyi filmler de vardı ama, kendi adımıza bu senenin ‘bizim yılımız’ olduğunu söylemek bu anlamda yanlış olmayacaktır diye düşünüyorum.

36. İstanbul Film Festivali’nde ‘Altın Lale En İyi Film’ dahil olmak üzere En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Kurgu ödülleri… Malatya Film Festivali’nde En İyi Senaryo Kristal Kayısı Ödülü ve uluslararası prömiyerini yaptığı 39. Moskova Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Yönetmen Ödülü… Elde edilen ‘başarı’ güzel, ama… Peki, beklenen miydi? Ya da şöyle sorayım… ‘Bizden bir hikaye’ ile çıktığınız bu yolun sizi ulaştırdığı nokta şaşırttı mı?

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu kadarını beklemiyorduk. Çünkü filminize ne kadar güveniyor olsanız da, ilk filminizde bu kadar başarı hayal etmek kimse için kolay olmazdı herhalde. Son dönemlerinde kafayı sinema ile bozan biri olarak, Sarı Sıcak’da gerek estetik gerekse içerik anlamda ne yapmak istediğimi çok iyi biliyordum. Bu kafadan yola çıkarak, ilk filmimde daha güvenilir, genel geçer bir anlatım dili kullanmak yerine, risk alıp filmin kendi özgün dilini yaratmaya çalıştım. Bu durum başlarda beni korkutup tedirgin etse de, sonuca baktığımda ‘iyi ki böyle yapmışım’ diyorum şimdi. Filmimizin birileri tarafından onaylanıp takdir edilmesi çok hoş bir his.

Perdeye yansıyan, bu ülkenin bir hikayesi… Geleneksel yöntemlerde direnip hayata tutunmaya çalışan göçmen bir ailenin, farklı bir gelecek hayalini kuran ve kaderini kendi ellerine almaya çalışan oğulları İbrahim’in sarsıcı bir hikayesi… Peki, festivaller ve ödüllerle geçen bu süreçte, perdeye yansıyan hikayenin gişedeki seyirciyi yakalaması noktasında durum nedir?

Uzun zamandır arkalara itilen farklı bir taşra geleneğini perdeye aktarmaya çalıştık. Hepimizin bir parçasının halen taşrada olduğunu düşünürsek, anlatılan hikaye de doğrudan bizim hikayemiz oluyor zaten. Ama gene de, izlerken üstünde düşünmeden edemeyeceğimiz, düşünürken de kendimizi daha iyi anlayacağımız katmanlı bir hikaye… Derdi ve sözü olan bir film çektiğinizde, haliyle izleyici ile buluşabilmek daha önemli bir hale geliyor. Ama maalesef, tüketim toplumuna göre yapılan filmlerin arasından sıyrılmaya çalışan ‘Sarı Sıcak’ gibi filmler salon bulma noktasında çok büyük sıkıntılar yaşıyor. Biz de bu noktada filmimizin izleyici ile buluşması için elimizden geleni yapıyoruz, ama yeterli olmuyor. Yoksa, filmimizin izleyicilerin yüreğine dokunduğunu her gösterimde gördük. Ama dediğim gibi, temel sorunumuz, onlara ulaşabilme noktasında.

Bir Yönetmen olarak, sizi etkileyen ve takip ettiğiniz başka ‘Yönetmenler’ var mı?

Tabi, beğendiğim ve etkilendiğim birçok yönetmen var. Ama Sarı Sıcak’ın sinemasını düşündüğümde, bu filmde en çok ilham aldığım yönetmenlerin başında Dardenne Kardeşler geliyor diyebilirim.

Sarı Sıcak… Çocukluğunuzun geçtiği mekanlar… Size ailenizi fısıldayan karakterler… Sizce, başarı da burada mı saklı? Kendinize ait olanı, ama en yalın ve en samimi dille paylaşmakta mı?

İlk filmini çeken yönetmenlere ya da ilk kitabını yazan yazarlara baktığınızda, kendi hikayelerinden ya da kendi yaşadıkları yerlerden yola çıktıklarını görürsünüz. Belki de bilindik ya da daha az risk içeren sularda gezinmek isterler. Sanırım benim için de durum aynı. Ama tüm bunların ötesinde, bende bu hikayeyi anlatma isteği, bir yüzleşme duygusundan kaynaklandı diyebilirim. Çünkü filmde anlattığım dönemde ailecek yaşadığımız sıkıntılar, adlandıramadığımız toplumsal dönüşümler bizi çok etkilemiş, hatta bende travmatik bir his bırakmıştı. Dünden bugüne gelindiğinde ise, bu filmi hem kendimi hem o dönemi anlamak, anlatmak adına çekmeye karar verdim.

Perdeye yansıtacağınız sıradaki öykünüz ne olur bilmiyorum ama… O ‘bize ait…’ öykü başlığına bir gün Antakya da takılır mı? Aklınızda, bu kentin sokaklarını da bir gün kadraja alma düşüncesi var mı?

O düşünce kesinlikle var. Hatay, hem tarihi hem kültürel anlamda harika bir şehir. Bu kentin sokaklarında çocukluğum geçti. Bu sokakların ne kadar da sinematografik sokaklar olduğunu her zaman düşünmüşümdür. Hatta ilk fotoğraflarımı o sokaklarda çektim. Hatay, hem etnik kimliği hem kültürel yapısı açısından çok değerli bir şehir benim için. Ama maalesef son dönemde Suriye’de yaşanan iç savaş ve onun getirdiği göç nedeniyle Hatay, toplumsal yapı anlamında bir deformasyona uğramış durumda. İşte ben de yeni projemde bir Antakya’lı olarak yaşanan bu mülteci dramını daha içeriden bakan bir gözle anlatmaya çalışacağım.

İki üç ismin dışında tamamen amatör, hatta kamera karşısına ilk kez geçmiş insanlarla elde edilmiş bir başarıdan bahsediyoruz… Geriye dönüp baktığınızda, ‘ekibiniz’ için ne söylemek istersiniz?

Filmin kast tarafı benim en çok çekindiğim alandı. Daha öncesinde izlediğim bazı Türk filmlerinde profesyonel kast ile yerel kast arasındaki uyumsuzluğun filmi nasıl etkilediğini iyi gözlemlemiştim. Ben de bu tehlikenin farkında biri olarak bu konuyla ilgili epey bir kafa patlattım diyebilirim. Filmimin dokusuna ve ruhuna uygun olarak yerel halktan oyuncularla yola çıkacağım kesindi. Ama belli bir uyum yakalamak için de olabildiğince az profesyonel oyuncularla çalışmam gerektiğini hissedebiliyordum. Zaten filmimiz de bir iki profesyonel oyuncu dışında tamamı yerel halktan oluştu. Profesyonellerden, oyunculuk anlamında yerel kasta yaklaşmalarını istedik, ön hazırlığı da uzun tutarak bunun altından öyle kalkmaya çalıştık. Onun dışında, ekip olarak da çok iyi bir maya tutturduk. Özverili, çalışkan, filmi sahiplenen bir ekibimiz vardı. Sizin aracılığınızla buradan onları tekrar yad edip teşekkür edeyim.

Filmi izleyenlerin fark ettiği bir şey var… Feodal, ataerkil yapının sessizleştirdiği, geri plana ittiği kadınların gölge hayatları… Kadınların filmdeki temsiliyeti, biraz da ülke gerçeği sanırım. Öyle mi?

Biraz öyle maalesef. Sanırım, bu coğrafyanın feodal yapısıyla şekillenen bir birey olarak, benim dışavurumumla ilgili bir durum bu. Ancak kadınlar ne kadar geride duruyor gibi görünse de filmde, baştan sona kadar düzenleyici durumdalar.

Bir ifadeniz var… ‘Toplumsal gerçekçi filmler bir belge niteliği de taşıdıkları için hiçbir zaman geri itilmeyecek. Zaten iyi bir film her dönem kendini var edecektir…’ Sarı Sıcak da buna mı dair?

‘Sarı Sıcak’ filminin, toplumsal kırılmaların ve dönüşümlerin yaşandığı bir dönemi kayıt altına almak gibi bir derdi var. İşte bu açıdan, sosyal gerçekliği olan filmler hiçbir zaman değerini yitirmeyecektir.

Film, çok duygusal ve hatta dramatik detaylar arasında sıkışan bir hikaye, ki o anlamda izleyenleri de fazlasıyla etkiliyor. ‘Peki, bu etki neden film müzikleri ile perçinlenmedi’ diye sorsam! Çünkü şaşırtıcı, ama… Filmde müzik kullanmamışsınız. Bu, özel bir tercih mi?

Aslına bakarsanız, ‘müzik kullanmamak’ bu film için özel bir tercih. Ama şunu da ifade edeyim ki, filmlerde müzik kullanımına asla karşı değilim. Aksine, filmin önüne geçmediği sürece müziğin filme çok şey kattığını düşünenlerdenim. Ama Sarı Sıcak’da öylesine doğal bir dünya yarattık ki, müziğin o dünya içinde eklektik duracağını hissettim. Bu nedenle duyamadığım bir müziği kullanmak istemedim.

Sarı Sıcak’ı izlerken, özellikle de ‘İbrahim’ karakterindeki Aytaç Uşun’u, Babamın Kanatları filmindeki ‘Yusuf’ karakterindeki Musab Ekici geliyor akla ve benzer ‘toplumsal sınıf’ hikayeleri… ‘Sınıf’ hikayelerinin hep ‘tutan’ hikayeler mi?

Sınıfsal hikayeler hep ‘tutan’ hikayeler değil. Ama sinema içinde bir ‘yeri’ olan hikayeler. Son dönem dünya sinemasına baktığınız zaman bu tür hikayelerden uzaklaşma da görüyorsunuz. Ama ne olursa olsun, hiçbir zaman geriye itilmeyecek, her zaman varlıklarını hissettirecek olan hikayeler. Özetle, insanoğlu oldukça, bu tür ‘sınıfsal’ hikayeler de olacaktır.

Son olarak… Buradan seyirciye ‘seslenin’ desem… Perdeye yansıttığınız hikayeye dair, ‘İşte bu yüzden izlemelisiniz’ diyeceğiniz cümle ne olurdu?

Sıcacık, gerçekçi, derinliği ve katmanı olan kendilerinden bir hikaye izleyecekler. Film bitse de, üstüne düşünmeye devam edecekleri bir hikaye…

Teşekkürler…

 

Etiketler: / / / / / / / / / / / /

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ