Antakya Gazetesine Hoşgeldiniz -
$ DOLAR → Alış: / Satış:
€ EURO → Alış: / Satış:

Üç Silahşor Telefon Başında

İsmail Karaoğlan
İsmail Karaoğlan
  • 22.05.2019
  • 321 kez okundu

Duygusallık mı hayatımıza rehberlik etmeli, yoksa akılcılık mı? Düşünürlerin üzerinde hemfikir olamadıkları iki karşıt tezin hangisi sizin için daha doğru bir seçenektir?
Bazılarımız akılcılığa duygusallığı karıştırılmaması gerektiğini savunur. Bazılarımız ise duygusallık olmadan akılın işlemeyeceğini ispat etmeye koyulur.

Bazı filozoflar akıl ve duyguların farklı kulvarlarda hayatın akışına eşlik ettiklerini yazarlar.
Neslimizin sosyologları cinsiyetler, yaşlar ve yaşanmışlıklar üzerinde tepkileşmeler ile etkileşmeleri araştırmış ve tespitlerini paylaşmışlar:
Kadınların doğaları itibariyle duygu haritaları çok zengindir. Duyguları bazen akıl kadar isabetli tespitlerde bulunabiliyorlar. Örneğin bir kadın, yeni tanıştığı bir insanın, zenginleştirilmiş duygularıyla karakteristik özelliğini bir radar gibi algılama kapasitesine sahip olabiliyor.

Erkeklerde ise duygusallık çok revaç görmeyen ve kullanım alanı darlaştırılmış bir duygu olarak kabul görür. Dolayısıyla kadınların zenginleştirilmiş duygu yoğunluğu karşısında erkeler tam zıddı, fakirleştirilmiş duygu yoğunluğuyla yetinmek zorunda kalıyor.

İddia sahipleri ne derlerse desinler, ne yazarlarsa yazsınlar, hepsinin biraz doğruluk birazda yanılmışlıkları vardır. Çünkü yüzyıllardır bu sorunun cevabını somut delillere dayandırmak mümkün olmamış, her düşünür kendine has bir tanımda bulunmuş.

Benim erkek duygusallığı üzerinde naçizane görüşüm, her bir bireyin ucunda, köşesinde, kenarında sakladığı duygu rezervleri olduğudur. Akılla bağı ancak duygular vasıtasıyla kurabilir. Bu kurulumdan sonra akıl işlevini yerine getirebilir.
Kadınların duygusallık dünyasına gelince: Kadınlar, ihtişamlı duygularıyla, erkekler dünyasına ışık tutuyor. Erkeklerin dünyalarını aydınlatıyor. Lakin duygularla gelen algı yetenekleri sayesinde erkeklerin yanlış yollara sapmalarını engellerler.

Üç silahşorların dünyalarında yüksek yoğunluklu duyguların akılla bağlantılanarak hayat tecrübesini gün gün, saat saat yaşıyorlar. Danışarak yanılma olasılığını azaltmaya çalışıyorlar.
Neme lazım, akıl akıldan üstün, duygu duygudan daha zengin değil mi?

Telefonlarıma gelen çağrıları geçen hafta yazdım. Enteresan ve sürprizlerin başında yabancı basının ilgisi vardı. Üç farklı ülkeden bizimle röportaj ve kayıt yapma arzularını bildiren yazılı mesajlar göndermiş ve benim geri dönmem ricasında bulunmuşlardı.
Tüm talepleri değerlendirmek üzere öğle vakti öncesi iki arkadaşımla ofisimde buluşma ayarladım. Aynı mesajlar onlara da gelmiş, garipsemişler.

Acaba bizi işleten birileri mi var, sorusu akıllarına takılmış. Çünkü bu yaşa kadar yabancı basınla ilgili bir temas yoktu. Ben şahsen bu taleplerin ciddi olduklarını düşündüğümü söyledim. Çünkü yazılarında hem basın kuruluşlarının logoları hem isimleri hem de telefon adres vs. yazılıydı. Hülasa en azından bizi arayanlara geri dönmemiz gerekliydi. Kendi aramızda bizi arayan eş dostları belirledik. Üçümüz eşzamanlı olarak geri dönüp teşekkürlerimiz ilettik. Telefon görüşmemiz yaklaşık bir saat sürdü. Aşağı yukarı üçümüzün ağzından çıkan cümleler aynıydı.’ Teşekkür ederim, çok duyarlısınız, Allah razı olsun, çok şükür iyiyiz’’ babında sürdü.

En son üç yabancı basın kuruluşuna geri dönüp cevap vermemiz gerekiyor.
Haybede olduğunu düşündüğümüz üç kuruluş vardı. Kimi önce aramalı diye düşündük. Birincisi İngiliz gazetesi ‘’The Sun’’ adına İngiltere basın müşaviri aramış ve yazmıştı. Onunla görüşmek zor değildi. Çünkü Türkçe mesaj göndermiş. Diyalog kurmakta zorlanmayacağımızı düşündük.
İkincisi Alman TV. Radyo kuruluşu WDR. Almanca ve İngilizce yazmış, bunlara ben Almanca bildiğimden dolayı yine iletişime geçebiliriz.

Sıkıntı Fransız ‘’La Figaro’ ’gazetesi. Taleplerini Fransızca ve İngilizce yazmışlardı. Ben az biraz İngilizce anlıyordum. Taleplerini anlayabilmiştim. Sabri’nin Tarzan’ca İngilizcesi vardı. Zaten hayatı hep tarzancılık oynayarak geçiyordu.(!)Başımıza ördüğü çoraplar hep tarzancılık merakının altında kalmasıydı(!)
Aramızda Fransızca konuşanımız yoktu. Neyse bunları bizim dert edinmemize gerek yoktu.
Birden Cemil Efendi ihaleyi üstüme yıktı: ‘’İsmail sen İngiliz basın müşavirini ara. Ardından Almanı, sonradan Fransız’ı’’ söylerken yüzünde muzip bir ifadenin izi görülüyordu.

Sabri’cik başıyla hadi durma başla aramaya der gibi vücut diliyle tasdikledi.

Ah, yaşça en küçük olmanın dayanılmaz adaletsizliği bu topraklarda yaşamanın kaderi olsa gerek. Zira tüm işlerin kebabını büyükler yerken, zerzevatıyla yetinilmesi küçüklere yeterliymiş gibi ihsan edebiyatı yapılır.

Her halükarda onların bana yükledikleri görevi yerine getireceğim. Çünkü gerek yerli, gerekse yabancı basın dünyasını her gün takip eden birisiydim. Dolayısıyla yabancıların akıllarında nelerin olabileceğini sezebilecek tecrübe yılların demliğinde demlenmişti.
Baş göz üstüne dedim ve parmaklarımla İngiltere büyükelçiliği basın müşavirinin numarasına bastım ve üçümüzün duyacağı şekilde diyafonu açtım.
Karşı taraf sanki benimle askerlik arkadaşımmış gibi samimi fakat çok kibar bir üslupla konuştu: ‘’Bay İsmail, sizinle konuşmak ne kadar memnuniyet verici, bir bilseniz. Şu an sizinle iletişim kurmak bana çok büyük bir mutluluk kaynağını yaratıyor. Ama en büyük mutluluğu sizlerle tanışınca tadacağıma inanıyorum’’ ’gibi sözler dökülüyordu. Mükemmel derecede Türkçe konuşması bizi şaşırttı. Aksansız, takıntısız çok akıcı ve etkileyici diksiyonu tebriklere mazhardı. Müşavirin konuşması devam ederken, alışık olmadığımız bu üslup karşısında adeta küçük dilimizi yutmuş gibi birbirimize baktık.

(Haftaya Çarşamba devam edecek)
[email protected]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ