Antakya Gazetesine Hoşgeldiniz -
$ DOLAR → Alış: 6,79 / Satış: 6,81
€ EURO → Alış: 7,40 / Satış: 7,43

Üç Silahşorlar: Hayatın Programını Sorguluyorlar

İsmail Karaoğlan
İsmail Karaoğlan
  • 15.04.2020
  • 330 kez okundu

Hayatın bir programı var mıdır?

Kuşkusuz bu soruya çeşitli açılardan bakıp cevap veren insanlar çıkacaktır. Herkes kendi duyumsadığı yönüyle düşüncelerini sıralayacaktır.

Kimimiz depremlerin programın içinde olduğunu iddia edecektir, kimimiz mevsimlerin değişimine dikkat çekip; bunların hayatın program dairesinde olduğunu söyleyecektir.

O zaman soruyu biraz derinleştirerek sorayım: Biz İnsanların, hayatta programlarımız var mı? Sıradan günlük yaşantılardan bahsetmiyorum. Gezme-tozma ve eğlenceleri bu satıhta sormuyorum.

Ne zaman tecrübelerle hem hal olacağımızdan, hangi aşamalardan sonra olgunlaşacağımızdan, nasıl huzurlu bir hayatı tutturabileceğimizi sormak istiyorum.

Bu soruların cevap anahtarlarını tam manasıyla saptayamayız.

Hayat kendine has mistik bir programın içinde.

İnsanoğlu istediği kadar program yapsın, hayatın kendi içindeki mistik program bütün programların üstündedir.

Lakin hayat insanoğluna acı-tatlı sürprizler sunmakta hiçbir zaman tereddüt etmemiş. Kimi insanları zirveye taşımış, kimilerini ise zirveden alıp en alt yerlerde süründürmüş. Kimilerine sağlık bahşederken, kimilerinin sağlığını yitirtmiş.

Kim bilir Âdemoğlu bugünler ve yarınlar için nice programlar yapmıştı. Bir virüsün ortaya çıkışıyla tüm programlar yerle yeksan oldu. Bu belki de hayatın kendi programının mistik gösterilerinden biriydi.

Ama insanların alışkın oldukları program yapma eğilimlerini sıfırladı.

Bey de, amele de bu program karşısında panikledi. Dünyayı evlerine hapse mahkum etti.

Belki artık öncelikleri değiştirme zamanı. Ne ve nasıl hissetmek istediğinizi düşünün. Mesela bir nefesin kıymetini. Daha önce sahip olmak istediğiniz maddi şeylerin değersizliğini.

Kimlere muhtaç olduğunuzu gözünüzün önüne getirin. İdeoloji denilen zehri dışarı atın. Zira sizin ihtiyacınızı gideren körelmesine kavgaya tutuştuğunuz karşı ideolojik safta gördüğünüz olabilir.

Programlanamaz bir hayatın sonsuz parçaları arasında sağlık ordularını ayrı bir yere, en zirveye yerleştirin. Bu ordunun her bir ferdi sizlerin hayatını kurtarmak için seferber oluyor. İnsanın hayat programında olmayan hastalığın müdahalesini, bu ileri eğitimli tabipler yaşını, cinsiyetini, inancını, düşünce yapını kollamak değil, bir canı kurtarmak için yapıyorlar.

Yaşam, hepimiz için şartları değiştirerek yeniden meydan okuyor. Beklentilere alışılmış yapılar kayboluyor.

Bütün bu musibetler bizlere ders olur mu, içimizde kaybettiğimiz yeri bulabilecek miyiz? Bilemiyorum.

Kabuklu, şişirilmiş sağlıksız kem düşünceleri hayat programlarımızdan silip, yeniden, ihmal edilen yapıları daha değerli bir yaşamı onaylayan ‘’sevgiyi’’ büyütecek programlar yapabilmeyi temenni ediyorum.

Efendim Üç silahşorlar salgının bir an önce söndürülmesini, hayatın normal akışına dönmesini umut ederler.

Kaldığımız yerden devam edelim: Keawen düğmeye basar basmaz ana konumuz Antakya ve çevresinde yaşayan Alevileri anlatmaya başladım.

Değerli misafirler Alevi denince özellikle burada Araplıkla özdeş bir kanı oluşur. Sünni denince ise Türk olduğu tezi
ağır basar. Aslında her iki tez de biraz yanıltıcıdır.

İngiliz misafirlerin söylediklerim karşısında hayrete düştüklerini fark ettim. Antropolog olan bayan Valeria; lütfen biraz daha açar mısınız, şu ana kadar duyduklarım ve gördüklerimin biraz dışında ifadeler kullanıyorsunuz dedi.
Tabi ki açacağım, yaşayanların nesep ve inanç haritasını bulabilmek için biraz daha derin kazmak gerekir.

İki bin yıl kadar öncesine gidip coğrafyamızda bulunan insan topluluğunun kim olduğuna bakmamız icap eder. Depremler, yangınlar, taun denilen veba salgınından sonrasını, ayrıca haçlı seferlerini işlemeden tam olarak hiçbir verinin doğruluğuna varamayız. Ayrıca savaşlar yüzünden yaşanan göçleri de unutmamak lazım.
Ama ben size kısa kesitlerle detaylandırarak anlatacağım.

Dediğim gibi iki bin yıl öncesine gidersek bu coğrafyada hangi insan ırkı yaşıyor ve hangi dili kullanıyordu? Benim sorumu ben cevaplayayım: Dünyada ilk Hristiyanlık yayıldığı yer Antakya ve çevresinde eski Mezopotamya kültürü taşıyan Süryani denilen halk yaşıyordu. Bu halkın kökenine dair iki farklı görüş var. Bir; Arami’ lerden geldiği tezi, iki; Asurlular’ dan geldiği tezi.

Bu halkın Aramca dilini konuştuğundan, Arami oldukları görüşü ileri sürenler vardır. Fakat aslında hepsi aynı ırkın mensuplarıdır. Mezopotamya’da imparatorluk kurmuş olan Asurlular’ın torunlarıdır.

(Haftaya Çarşamba devam edecek)
[email protected]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ