Antakya Gazetesine Hoşgeldiniz -
$ DOLAR → Alış: 5,71 / Satış: 5,73
€ EURO → Alış: 6,33 / Satış: 6,36

Üç Silahşorlar ve Yakın Tarih Hafızası

İsmail Karaoğlan
İsmail Karaoğlan
  • 20.06.2019
  • 311 kez okundu

Hayatın bize sunduğu değişik ikramları vardır. Bu ikramlar bazen mutluluk, bazen de hüzün verir.
Mutluluk verdiğinde bizler buna talih, hüzün verdiğinde ise kader tanımlaması yaparız.
Talih bize cömert davranınca, biz, esenliğin varlığını devam ettireceği yanılgısıyla yüzleşiriz.
Kaderde de böyle bir hissiyatın tutsağı oluruz.

Felsefi düşünce tarihi, kâinatta ebedi olup sabit kalan dinamik hiçbir yapının olmadığını yazar.
Talih bir insanın yüzüne güldüğü gün gibi, surat astığı günlerin sayısız örnekleri vardır.
En güncel örneklerle dünya ölçeğinde değişik alanlarda zirvede yer alanlara bakmak yeterli.
Edebiyattan sinemaya, müzikten iş dünyasına kadar uzanan yelpazede görmemiz mümkün.

Sayısız başarısız girişimlerin ardından yüzlerine kapanan talih, birden kapısını ardına kadar açarak tüm ikramlarını cömertçe sunabiliyor.

Siyaset dünyasından bu örneklemeleri devam ettirebiliriz. Yıllar önce tavla oynarken gelen teklif üzerine bakanlığa kadar yükselebilme talihine erişmiş olanları tanıdı bu dünya.
Tam aksi yönde kaderlerini yaşayanlar vardır şüphesiz. Bir ülkenin güçlü bir aktörü iken, figüranlığın dahi elden kaybolduğunu gözlemdik. Zirvelerde dolanıp her gün haber konusu olan kişilerin, kader çarklarıyla en dibe savruldukları örneklemelerine şahit olduk.

Kâinatta meseleler, dünya döndükçe ve hayatta olduğumuz sürece hiç bitmedi, bitmeyecek. Ve herkesin kendine göre asıl meseleleri var olmaya devam edecek.

Bir süre önce sıra dışı meselelerden etkilenen üç silahşorlar, birden uluslararası basının meselesi haline gelmişlerdi. Daha doğrusu İngiliz, Fransız ve Alman medyası üç silahşorların atraksiyonlarını mesele olarak görmüş bu meseleden ‘’nasıl bir enteresan hikâye çıkarabiliriz’’ düşüncesi ile bizimle görüşme isteklerini bildirmişlerdi.
En son yazımda İngiliz basın müşaviri Brian Clarke ile telefonda geçen konuşmamızda, The Sun gazetesinin araştırmacı yazarı Bayan Valeria Smith’in bizimle tanışma arzusunu işlemiştim. Bayan Smith’in aynı zamanda antropolog olduğunu öğrenmiş ve benim bu konuda şüphelerimin doğmasına sebep olmuştu. Lakin dünya ve özellikle Ortadoğu tarihi ile ilgili okumalarım ihtiyatlı davranmayı öğretmişti.

İngiliz basın müşavirinin nazik talebini üç silahşorlar adına ben kabul ettiğimi ifade ettim. Müşavir Bay Clarke memnuniyetini bildirirken, Bayan Smith’in en kısa zamanda bizimle diyalog kurup, öngördüğümüz tarihte Antakya’da olacağını söyledi. Karşılıklı nezaket sözleri ve iyi dilek temennileriyle telefonları kapattık.

Cemil nasıl yapılacağını sordu, Sabri de zamanı.. Beni ise, yüz elli iki yüz yıl öncesi tarihte İngiliz casuslarının hangi kisve altında ve nasıl çalıştıklarını düşünüyordum. Bu konuda okuduklarım ve öğrendiklerim aklımı meşgul ediyordu.
Bu görüşme talebinin arkasında farklı bir niyetin olabilme hissiyatı beynime kazılmış gibiydi.

Ama önemli değildi. Çünkü Antakya’mızın insanı bilinçliydi. Bilinçli bir insanın kafasına yanıltıcı bilgi koyulamazdı. O kafa derhal yanılgıyı def ederdi.

Sabri esasen tarih öğretmeniydi. Cemil ise çekirdekten yetişme hayat uzmanı.

Karşı tarafın tavırlarından, konuşma üsluplarından bir ön fikir elde edebiliyorduk.
Ben her halükarda iki arkadaşıma İngiliz’ler ve Ortadoğu ile ilgili yakın tarihte cereyan eden birkaç küçük bilgi verme ihtiyacı duydum.
Arkadaşlar, sizlere İngilizlerin tarihte yaptıkları ve bölge insanlarının fark edemediği derinlikte kesitler anlatacağım:

Birincisi Gertrude Bell. Kendisi Arkeoloji uzmanı.1909 yılında Güneydoğu topraklarımızda dolaşmaya başladı.51 Yaşında bu bölgeye kazı yapıyor ayağıyla, bölgenin halkının fotoğrafları çekerek, kendine göre sosyal bir envanter ve arşiv oluşturmuş. Elde ettiği tüm bilgileri mensubu olduğu İngiliz istihbarat teşkilâtına gizlice gönderiyordu. Bölgenin aşiret reisleriyle münasebetleri bir arkeoloğun rutinliğinden çok uzaktı. İki yıl sonra yani 1911 yılında yanına asistan olarak kim geldi dersiniz? Ben size söyleyeyim: Thomas Edward Lawrence. Yani Dünyanın bildiği ünlü casus namı diğer Arabistanlı Lawrence.

Lawrence 23 yaşında idi. Üç yıl sonra 26 yaşında İngiliz istihbaratın bir subayı sıfatıyla bugünkü Suudi Arabistan topraklarına gönderilerek , Arap kabilelerini Osmanlılara karşı kışkırtarak savaşmalarına sebep olacak faaliyetlerin mimarı olmuştu. Arapçayı üç farklı aksanda kusursuz konuşur, İslam dinini bir Müslümandan daha iyi bilirdi.

Gertrude Bell’e ise gelmiş geçmiş istihbarat örgütlerinin anası unvanı verilmişti. Bugünkü Irak, Suriye sınırlarının Sykes-Picot antlaşması neticesinde cetvel ile çizildiğini okumuşsunuzdur.

Bu anlaşma olmadan önceki süreçlerin çoğu casus Getrude Bell’in bölgede yürüttüğü sinsi planlar sayesinde olmuştur. Bölge halkını sürekli Osmanlıya karşı isyana teşvik etmiş, Osmanlı zayıfladıktan sonra da bununla yetinmeyerek halkı birbirlerine karşı kırdırmıştır. Yaklaşık 8 yıl kadar sonra 16 Mayıs 1916 yılında birinci dünya savaşı yıllarında İngiltere Fransayla gizli anlaşarak Osmanlı toprağını kendi aralarında paylaştılar.

Yani kısaca şunu söylemek durumundayım: Bizimle röportaj yapmak isteyen Bayan Smith’in mutlak bir ajan olduğu önyargısını taşımıyorum. Ama ihtiyatlı olma zorunluluğu hissediyorum.
Tarih bize bu tür acıları yaşatmış, bu ve buna benzer acıların tekrar yaşanmaması için unutmamamız gerektiğini anlatmaya çalışıyorum.
(Haftaya Çarşamba devam edecek)
[email protected]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ