Antakya Gazetesine Hoşgeldiniz -
$ DOLAR → Alış: 5,76 / Satış: 5,79
€ EURO → Alış: 6,35 / Satış: 6,38

Üç Silahşorların Din Üzerine Cevapları

İsmail Karaoğlan
İsmail Karaoğlan
  • 16.10.2019
  • 485 kez okundu

Dünya insanı değişik zaman dilimlerinde icatlarıyla birçok açıdan hayatı kolaylaştırdı. Her yeni icat, beraberinde daha yeni icatlar ve keşifler üretti. Söz gelimi matbaanın buluşuyla, kitaplar basıldı. Bu kitapların okunmasıyla beraber insanoğlunun bilgisi artmaya ve yayılmaya başladı.

Günümüz dünyasında insan aklının ürettiği ileri teknoloji, nano teknoloji, akıllı teknoloji var. Teknolojik ve bilimsel gördüğümüz hemen hemen her kalem, iyi yetişmiş insan beyninin ve elinin ürünü.

Sosyal hayatta, önce törelerle yaşadı. Sonraki evrelerde hayatın acı tecrübeleriyle kanun maddelerini yazdı. İnsanın icatları ve buluşları son surat devam ederken, kendi varlığının kutsiyetini keşfetti ve bu bağlamda hukuku yarattı. İnsan geliştikçe kendini koruyacak hukuk normları da geliştirdi ve hukuk, evrensel boyuta ulaştı.

Bu hukuk normları içerisinde kurulan birçok ortak kurumlar ve örgütler var. BM. AİHM, DSÖ, FİFA, OECD, D-8 gibi.

İnsan birçok hastalıkları teşhis ve tedavi edebiliyor, tıbbi imkanlarla ömrü bir müddet daha uzatabiliyor. Aklı, tecrübesi ve bilgisi okyanusların derinliklerine, uzayın sonsuz mesafelerine yetiyor ama maalesef kalıcı ‘’barış’’ın tesisine samimice çare bulmak istemiyor. Kan dökmek kastıyla savaş virüslerini laboratuvarlarda üretiyor ve karanlık dehlizlerinde hazır bekletiyor.

Dünyanın savaş baronları, yalanla dolanla ve sahte senaryolarla kardeşi kardeşe kırdırıyorlar. En son örneğini komşumuz Suriye’de yaşıyoruz. Bu baronlar kendi ürettikleri savaş virüslerini bu topraklara saldılar. Dünyanın değişik bölgelerinden getirilip kurdurulan terör örgütlerine her türlü desteği vererek, kendi nam ve hesaplarına vekâleten savaştırdılar.

Evrensel hukukun mucitleri olan bu devletlerden birileri, hukuku-mukuku bilinçli çiğnemek suretiyle, terör örgütlerini eğiterek, donatarak Türkiye sınırına konuşlandırdılar. Bize karşı tehdit ve koz haline getirmek istediler. Elbette Türkiye eli kolu bağlı daha fazla bekleyemezdi. Devlet olmanın gereğini yerine getirdi ve terör örgütüne karşı meşru mücadelesine başladı.

Allah Mehmetçiklerimizin yar ve yardımcısı olsun. Vatanımızın selameti için çarpışan kahraman Askerlerimize selam olsun.

Dilerim bir an evvel tüm dünyada savaşlar biter ve kalıcı barışın nağmeleri dört bucaktan duyulur.
Üç Silahşorlar bir şafak vakti; dünya barışının, annelerimizin kapılarını çalacağını umut ederler.

Efendim geçen hafta Bayan Valeria Sabri’ye İslam dini ve Antakya tarihi ile ilgili sorular yöneltmişti.

Sabri her zaman sakin tavırlıdır. Bir noktaya bakar, siz ne düşündüğünü kestiremezsiniz. Batılılar buna poker bakışı derler. Sabri’nin tamda bu tanıma uyan tavrı ve bakışı vardı. Sabri yüzünü Bayan Valeria’nın yüzüne adeta kilitledi. Gözleri, özel eğitilmiş tören mangasının askeri gibi Valeria’nın gözlerine çakılmıştı. Yaklaşık bir dakikaya yakın çıt çıkmadı. Sessizliğin orta yerine Valeria bir söz koydu: Sabri bey sizden cevap bekliyorum.
Sabri bunun üzerine; Bayan Valeria biliyorum, söylencelerimi aklımdan geçirerek konsantre oluyordum.

Hanımefendiler, beyefendiler; İslam dini ve zaman içinde ortaya çıkan ekoller, mezhepler tarikatlar üzerine konuşmak, esasında benim gibi bir vatandaşın işi değil, din bilginlerinin işi. Ben size benim dine ile ilgili yaklaşımlarımı ve düşüncelerimi anlatmaya çalışacağım. Şuna işaret etmem lazım: Başlı başına din bilginleri ile ilgili sorun var. Kime din bilgini diyebiliriz? Gerçek manada din hususunda bizleri yanıltmayan bir âlim var mı? Varsa kimdir?

Din ile ilgili sayısız bilgin olduğu iddia edilen kişiler görüyor, duyuyor ve okuyoruz. Bir âlimin dediğini, yorumunu, düşüncesini, aynı üniversitede okuyan ve mezun olan kişi kabul etmiyor. Ben sizlere resmi dini İslam olan 27 ülkenin içinden farklı İslam görüşlerinden, ibadet şekillerinden, içtihatlarından bahsedebilirim. İttifakla kabul edilen noktalar çok az. Çok geniş yarılmalar söz konusu.
Sabri’yi hepimiz dinlerken, Valeria ilk defa söz kesti ve bize somut birkaç örnek verebilir misiniz lütfen? Sorusunu yöneltti.

Hay hay dedi Sabri; İsterseniz size İslam’ın doğduğu Suudi Arabistan ile Türkiye arasında örnek vereyim.

Malumunuz Peygamber efendimiz döneminde mezhep yoktu. Sadece İslam dini ve onun vecibeleri vardı.

Müminler Resul Allah Hz. Muhammed’in sözlerine kulak kesilir, o’nun ahlaki yaşantısını örnek alırlardı.

Velhasıl o dönemdeki savaşlara, peygamber efendimizin Mekke’den Medine’ye olan dört yüz doksan Km. Uzaklıktaki hicretine değinmeyeceğim.

Peygamber efendimizin vefatından sonra, kabileler arasında iktidar savaşları daha yoğun yaşanmaya başlandı. O vakitten itibaren Mezhepler türemeye başladı. Kısa keseceğim. Suudiler Sünni bir mezhebin içinde yer alırlar. Türkiye’de sayı itibariyle Sünni vatandaşlarımız daha fazladır. Ne var ki; Suudilerin din ile ilgili mezhep ile ilgili inanç ritüelleri çok farklıdır.
Onlarda Sünniliğin üzerine 1740 tarihinden itibaren kurdukları Vahabbilik dini akımı var. Bu akım Selefiyye olarak da adlandırılır.

Bugün selefi olarak telaffuz edilen bu akım bizim Türkiye’de yok. Rafine Sünnilik tabir edilen bize özgü bir mezhep var.

Size şunu söylemem gerekir: Din, çok derin bir kuyu gibidir. Ne kadar derine inerseniz o kadar aklınız şaşar.

Kanımca her insan isteği dine inanır veya inanmaz, önemli olan insani değerlere bağlı olmak. Yani ahlaklı olmak, erdemli olmak, kul hakkı üzerine titremek..

Sabri, bir konuşma ritmi tutturmuş devam ediyordu. Ben, Sabri’nin belki yarım saat durmadan konuşacağını eski sohbetlerimizden biliyordum. Lakin Sabri henüz Sünnilik ile ilgili bildiklerinin asgarisini anlatmamıştı.

Masada duran su bardağına sol eliyle uzandı ve kurumuş boğazını yumuşattıktan sonra devam etti:

(Haftaya Çarşamba devam edecek)
İ[email protected]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ