Antakya Gazetesine Hoşgeldiniz -
$ DOLAR → Alış: 6,69 / Satış: 6,71
€ EURO → Alış: 7,22 / Satış: 7,25

Yılmaz Özdil’e Hatay’la ilgili mektubumdur…!

Fatih Ertürk
Fatih Ertürk
  • 13.03.2020
  • 1.292 kez okundu

Sevgili Yılmaz Özdil. Hatay’la ilgili yazınızı (https://www.sozcu.com.tr/2020/yazarlar/yilmaz-ozdil/hatay-2-5670289/) okuduktan sonra sizi aradım, teşekkür ettim. Ve size bir mesaj gönderdim. İzninizle, buradan Özdil’e gönderdiğim o mesajı, kendisinin de hoşgörüsüne sığınarak, doğduğum topraktaki insanlarla da paylaşmak istiyorum;

“Sevgili meslektaşım, değerli yol arkadaşım…

Hatay’la ilgili yazınızı okudum. Ben, şiirsel bir dille ele aldığınız Habib-i Neccar Camisi’nden yukarıda, Romalılardan kalan dar sokaklardan geçilerek ulaşılan Dutdibi Mahallesi’nde doğdum. Duvarlarındaki taşların bile bir Roma tapınağından alındığı eski bir Antakya evinde. Tarif ettiğiniz çarşıda geçti çocukluğum. Çocukluk arkadaşlarımın adı David, Simon, İspir’di. Antakya, aslında aynı Şanlıurfa gibi bir Yahudi kentiymiş. Sonra İsa’nın havarilerinden Saint Pierre’in gelmesiyle değişmiş her şey. Kurşunlu Han vardır, bilmem gördünüz mü? Orada çok sayıda Yahudi esnaf komşumuz vardı. Kumaş satarlardı. Dedem ve Babam çarşıda terziydi. Kumaşı hep bunlardan alırdı. Düzgün insanlardı. Hristiyanlar, inanılmaz derecede uygar ve temizlerdi. Hatta Antakya’da, “Hristiyan evi kadar temiz” diye bir söz vardır. Rahmetli babamın bir arkadaşı vardı. Çarşıda komşumuzdu. O da rahmetli oldu. Gömlekçi Fuat Dipgil. Oğlu George arkadaşımdı. Çocukken annemlerle beraber Dipgil’in düğünü için kiliseye gitmiştik. Gelinle damada pirinç serpmiştik. Kuyumcu arkadaşlarımız Ermenilerdi. Babamın tavla arkadaşlarıydı. Öğlenleri hep beraber sini kebap yerdik. Tavlada kaybeden, parasını öderdi. Ankara’ya okumaya geldiğimde yaşadığım yıkımı size anlatamam. Kimsenin yüzü gülmüyordu. Her sabah çarşıda, 4 dilde, insanlar birbirine günaydın derdi. Ben bir kaç kez denedim, ama ters ters baktılar. O kültür artık bizlerle bitti. Çok üzülüyorum. Cennet gibi bir kenti. Batılıların deyimiyle, “Doğunun Kraliçesini” 20 yılda cehenneme çevirdiler… Elinize sağlık… Yazınızla, bir Antakyalı olarak gurur duydum…!”

Sizin de yanıtınız benim için çok önemliydi;

“Varol kardeşim. Antakyalı olduğunu bilmiyordum. Mesajına bu yüzden iki defa sevindim. Katkıların için teşekkür ederim”.

Sevgili Özdil; yazınızın başlığı “Habib-i Neccar’ın avlusundayım…!” biçimindeydi…

Yaş olarak hemen hemen aynı dönemdeyiz. Ben, 6 yaşından beri Habibi-i Neccar’ın avlusundaydım. Dutdibi’nde otururken, bir sabah okuldan hemen sonra Uzun Çarşı’da babamın terzi dükkanına gitmek için yola çıktım. Kemalpaşa Caddesi’nin tam en üst köşesinde, caminin önünden geçerken her zaman su içtiğim Zuğaybe’nin (sokak çeşmesi) önünden geçerken camiye girdim. Caminin, hemen girişinin sol tarafından aşağıya merdivenlerden inen bir bölümü vardır. Burası Habib-i Neccar’ın türbesidir. Yani bilinen ve günümüze kadar gelen en eski Antakyalılardan birinin. Çocuk yaşımda dua ettikten sonra oradan ayrılırken, caminin müezzini geldi ve bana; “Biliyor musun, aslında Habib-i Neccar bir Hrisitiyandı, ama bizim kitabımızda da adı var. Çok mücadele etti. Bugün, adını taşıyan Habibi-i Neccar dağında Romalılar tarafından yakalanıp başı kesildi ve dağdan aşağıya atıldı. Bugün, başının düştüğü yere önce kilise, ardından cami yapıldı. İnancından ve verdiği sözden asla dönmeyen, dürüst, onurlu, şerefli bir adamdı” dedi.

Ve bana “kimin oğlusun” diye sordu. Ben de “Terzi Ali Ertürk’ün” deyince, gözleri ışıldadı. “Babana selam söyle, beni iyi tanır” dedi.

Yıllar geçti, sohbetin bir sözcüğünü bile unutmadım, ama bizim müezzinin adını unuttum.

Babama bunu anlattıktan sonra, babam bir gün alıp beni camiye getirdi. Birlikte namaz kıldık ve bana caminin tarihini, bu kentin o yıllardan beri yaşanılan ve yaşatılan barış ve huzurunu uzun uzun anlattı.

Kendi babasından, yani dedemden söz etti; “Bize Halepli de derler, ama aslımız Antakya’lıdır. Halep de bizim Antakya’da” dedi.

Çarşıya gittiğimizde, o müezzinin sözlerini hiç unutmadım. Bugün bile bütün komşularımızı ne kadar çok sevdiğimi hatırlıyorum. Aynı Habib-i Neccar gibi hem Hristiyan, hem Müslüman, hem Arap, hem Türk, hem Musevi, hem Alevi, ne kadar büyük bir aileydik biz.

Kuyumcu arkadaşım vardı. Ermeni İspir’di adı. Babasına benim için künye yaptırmıştı Gümüş üzerine de ikimizin adını yazdırmıştı.

Yani sevgili Özdil, ben çok şanslı bir insanım… Sevgiyle büyüdüm. Birbirimizi anlayarak, tanıyarak, onların bizim hatalarımızı eksikliklerimizi hoş görmesiyle Uzun Çarşı’lı oldum.

Refik Yunus, Simon Esad, Cemil Bathiş, Azur Kebudi, Nikola Ubeyt ve çocukları David ve Abdulmesih….

Yaşayanlara Allah uzun ömürler versin, ölenlere de Allah’tan rahmet diliyorum…

Yani sevgili Özdil; senin yazdıklarını biz bir ömür yaşadık… Yaşamaya devam ediyoruz…

Kalemine sağlık… Umarım, Hataylıları, bir an önce durup dinlenmeye sevk eder bu yazı…

Yeniden kardeşlik, yeniden barış, yeniden huzur için…

Ne demişti Roma döneminde imparatorlar bizim için;

“Doğunun Kraliçesi…!”

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ